- A-Z
- KONU DİZİNİ
- Cogito
- Çizgi Roman
- Delta
- Doğan Kardeş
- Ansiklopedi
- Bilim
- Çocuk Çizgi Roman
- Deneme
- Destan
- Dünya Klasikleri
- Efsane
- Eğitim
- Etkinlik
- Gençlik
- Gezi
- Hikâye-Öykü
- İlkgençlik
- Klasik Dünya Masalları
- Kuklalı Sesli Kitap
- Masal
- Mitoloji
- Modern Dünya Klasikleri
- Okul Çağı
- Okul Öncesi
- Oyun
- Resimli Öykü
- Resimli Roman
- Resimli ve Sesli
- Roman
- Romandan Seçmeler
- Röportaj
- Seçme Denemeler
- Seçme Öyküler
- Seçme Parçalar
- Seçme Röportajlar
- Seçme Şiirler
- Seçme Yazılar
- Sessiz Kitap
- Şiir
- Edebiyat
- Anı
- Anlatı
- Biyografi
- Deneme
- Derleme
- Eleştiri
- Gezi
- Günce
- İnceleme
- Libretto
- Mektup
- Mitoloji
- Modern Klasikler
- Otobiyografi
- Oyun
- Öykü
- Polisiye-Gerilim
- Roman
- Senaryo
- Söyleşi
- Yaşantı
- Yazılar
- Genel Kültür
- Halk Edebiyatı
- Masal
- Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar
- Koleksiyon Kitapları
- Lezzet Kitapları
- Özel Dizi
- Sanat
- Kare Sanat
- Sergi Kitapları
- Şiir
- Türk Şiir
- Tarih
- XXI. Yüzyıl Kitapları
- Sosyoloji - Sağlık
- TEKRAR BASIMLAR
- YENİ ÇIKANLAR
- ÇOK SATANLAR
Hoşça Kal Berlin
-
Özgün Adı:
Goodbye to Berlin -
Kategori:
Edebiyat / Modern Klasikler -
Yazar:
Christopher Isherwood -
Çeviren:
Zehra Gençosman -
ISBN:
978-975-08-6552-7 -
Sayfa Sayısı:
212 -
Ölçü:
13.5 x 21 cm -
YKY'de İlk Baskı Tarihi:
Nisan 2012 -
Tekrar Baskı Sayısı / Tarihi:
4. Baskı / Nisan 2025
“Ben kayıt yapan, düşünmeyen, bütünüyle edilgen, objektifi açık bir fotoğraf makinesiyim.” Hoşça Kal Berlin’in başında yer alan bu cümle, Christopher Isherwood’un ünlü “Berlin romanları”nda geliştirdiği anlatım tekniğinin de özü sayılabilir. Bu romanların en ünlüsü olan Hoşça Kal Berlin’in yazarla aynı adı taşıyan ve olayların dışında durarak olan biteni bir fotoğraf makinesi gibi kaydeden anlatıcısı aracılığıyla eski Berlin’in renkli gece hayatına tanık olur, Yahudilerden göçmenlere, eşcinsel çiftlerden oyuncu olma hayali kuran genç kızlara, Nazi sempatizanlarından komünistlere onlarca ilginç ve unutulmaz kişiyle tanışırız. Isherwood bizi bu insanlar galerisinde dolaştırırken arka planda yavaş yavaş dağılan bir toplumun fotoğrafı belirir.
Christopher Isherwood, Hoşça Kal Berlin’de okurları, yıllarca yaşadığı ve Hitler’in iktidara gelişiyle terk etmek zorunda kaldığı kozmopolit Berlin’e, yok olup gitmiş bir dünyaya götürüyor.
Çürüme sürecindeki bir topluma ilişkin parlak eskizler.
George Orwell
Isherwood’un yazdıklarında kurmacayla anı arasında genellikle ince bir çizgi vardır; bu kitaptaki özel kavrayışın kaynağı da budur: Isherwood sözü edilen karanlık dönemde Berlin’deki yaşamı çok yakından gözlemlemiş ve insani ölçekte ortaya koymuştur.
The Atlantic
Penceremden geniş, kasvetli, kocaman bir sokak görünüyor. Havaleli balkon cephelerinin gölgesi altında, içinde gün boyu ışık yanan içki mahzenleri. Kirli sıvalı yüzleri, kıvrımlı kabartma ve armalarla bezeli yapılar. Bütün mahalle aynı görünümde: İflas etmiş bir orta sınıfın kararmış, kirlenmiş ziynet eşyaları ve elden düşme mobilyalarıyla tıka basa dolu, eski püskü devasa kasalara benzeyen evlere birbiri ardına çıkan sokaklar.
Ben kayıt yapan, düşünmeyen, epey pasif, objektifi açık bir fotoğraf makinesiyim. Karşı pencerede tıraş olan adamı ve saçını yıkayan kimonolu kadını kaydediyorum. Bir gün bütün bunların banyo edilmesi, özenle basılması, sabitleştirilmesi gerekecek.
Akşam sekizde evlerin kapıları kitlenecek. Çocuklar akşam yemeği yiyorlar. Dükkânlar kapanıyor. Köşedeki, bir saatliğine oda kiralayabileceğiniz küçük otelin gece zilinin üzerindeki elektrikli tabela yakılıyor. Ve çok geçmeden ıslıklar başlayacak. Delikanlılar sevgililerini çağırıyorlar. Aşağıda soğukta duruyor ve sıcacık odaların aydınlık pencerelerine doğru ıslık çalıyorlar. İçeri alınmak istedikleri odalarda yataklar gece için hazırlanmıştır bile. Verdikleri sinyaller sokağın derinliklerinde şehvetli, mahrem ve kederli yankılar uyandırıyor. Bu ıslıklar yüzünden akşamları buralarda olmak istemiyorum. Bana yabancı bir kentte, yapayalnız, evimden uzakta olduğumu anımsatıyor. Kimi zaman onları duymamaya karar veriyorum, bir kitap alıp okumaya çalışıyorum. Ama her seferinde çok geçmeden öylesine keskin, öylesine ısrarlı, öylesine umutsuzca insani bir çağrı geliyor ki sonunda yerimden kalkıp bu çağrının benim için olmadığından kesinlikle emin olmak üzere jaluzinin aralıklarından bakmak zorunda kalıyorum – benim için olamayacağını gayet iyi bildiğim halde.