Portnoy’un Feryadı

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Amerikalı yazar Philiph Roth’a büyük bir ün kazandıran “Portnoy’un Feryadı”, ilk yayınlandığı 1969 yılından beri okurlarını sarsmaya, şaşırtmaya, utandırmaya ve şiddetle güldürmeye devam ediyor.

Libidosunun başkaldırısına karşı koyamayarak  “Amerika’yı –kadınlar üzerinden- keşfetmek” gibi bir ideale saplanan Portnoy’un en büyük engeli annesinin çelik pençelerine hapsolmuş zihnidir. Uzun süren ergenliğin yıkıcı yükünü boşaltmaya hazır, yüklenmiş bir bulut gibi çöktüğü terapist döşeğinde tüm dertlerini soluksuzca anlatan Portnoy, kendisini dinleyenleri etkisinden kolay çıkamayacakları çılgın, sahici, başdöndürücü bir girdaba çekiyor.

Yazarken ellerini kirletmekten çekinmeyen Philip Roth, yakası açılmadık tüm konuları çırılçıplak soyduğu, edebiyat tarihinin en keyifli ve edepsiz monologlarından biriyle okurlarının karşısında.

“Saygıdeğer âdetlerin azıcık dışına çıkacak olmak niye böyle cehennemler yaratıyor içimde? Halbuki nefret ediyorum o (...) adetlerinden. Halbuki ben tabulardan daha iyi biliyorum! Doktor, sevgili doktorum, ne dersiniz, AZAT EDELİM YİD’İ, GERİ VERELİM ONA İD’İ. Şu terbiyeli yahudi çocuğunun libidosunu özgürlüğe kavuşturur musunuz, lütfen?” 

“Yüzyılın en iyi yüz romanından biri olan bu samimi itirafnameyi yüzünüz kızararak ve kahkahalarla gülerek okuyacaksınız.” - Times Literary Supplement.

Bilincimde öyle derin yer etmişti ki okuldaki birinci yılım boyunca, öğretmenlerin hepsinin aslında annem olduğuna ve kılık değiştirerek karşıma çıktıklarına inandım. Son zil çalar çalmaz eve koşar, koşarken de acaba benden önce varıp üstünü değiştirmeden onu yakalayabilecek miyim, diye düşünürdüm. Oysa eve vardığımda onu daima mutfakta, bana süt ve kurabiye hazırlamakla meşgul buluyordum. Ancak bu mahareti bendeki hezeyana son verecek yerde, onun kudretine duyduğum saygıyı daha da artırırdı. Hem –denemekten hiç vazgeçmemiş olsam da- onu bir suretten diğerine geçmekteyken yakalamamış olmak içimi rahatlatırdı daima; babamla ablamın, annemin gerçek tabiatından habersiz olduklarını biliyordum ve onu gafil avlayacak olursam, beş yaşında taşımayı istemeyeceğim kadar ağır bir sırrın yükü binecekti omuzlarıma. Hatta onu okuldan uçarak gelip yatak odasının penceresinden içeri süzülürken veya görünmez olmaktan çıkarak mutfak önlüğünün ardında uzuvları sırayla belirirken bir an görecek olsam, ortadan kaldırılmam gerekebileceğini düşünür, korkardım.

Bütün gün anaokulunda neler yaptığımı sorunca hepsini bir bir anlatırdım elbette. Onun her an, her yerde hazır ve nazır olmasının tam ne demek olduğunu bilirmiş gibi rol yapmazdım, yanımda olmadığını sandığım zamanlarda nasıl bir çocuk olduğumu anlamaya çalışıyordu, şüphe yoktu buna. Nitekim (bu özel biçimiyle) ilkokul birinci sınıfa kadar devam eden fantezimin sonuçlarından biri, başka seçeneğim olmadığını görerek dürüst bir çocuk olmamdı.

Aa, zeki de tabii. Solgun suratlı, tombul ablam için şöyle derdi annem (Hannah’nın yüzüne karşı elbette; dürüstlük, onun da politikasıydı): “Bu çocuk dâhi filan değil, fakat biz de olmazı oldursun demiyoruz. Hamdolsun, çok çalışıyor, elinden geleni yapıyor, eh, ne not alırsa kabulümüzdür.” Bana, Mısırlılarınkini andıran o uzun burnunun ve zeki, lafazan ağzının mirasçısı olan bana gelince, kendine özgü ölçülü üslubuyla şöyle söylüyordu: “Bu bondit, bu haydut? Kapağını açmıyor kitabın; bütün notları ‘pekiyi’. İkinci Albert Einstein!”

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.