Moskova’da Yanlış Anlama

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Fransız edebiyatının en cesur ve özgün kalemlerinden olan Simone de Beauvoir’dan kısa ama etkili bir başyapıt: "Moskova’da Yanlış Anlama".

Beauvoir’ın bu uzun öyküsü, artık yaşlarını almış bir çiftin, Nicole ile André’nin, Sovyetler Birliği’ne yaptığı yolculuk sırasında yaşadığı krizi anlatıyor. İletişimsizlik, kadın-erkek ilişkileri, yaşlılık ve dönemin Sovyet eksenli politik hayalkırıklıkları üstüne aforizmalarla örülü "Moskova’da Yanlış Anlama", Türkçede ilk kez yayımlanıyor.

Simone de Beauvoir (1908-1986), Sartre ile birlikte edebiyatta varoluş akımın en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Geride bıraktığı çok sayıda eserle düşünce ve edebiyat dünyasının en önemli figürlerinden biri olmaya ölümünden sonra da devam etmiştir.

1966-1967 yılları arasında kaleme alınan uzun öykü "Moskova'da Yanlış Anlama", aslında 1968 tarihli La Femme rompue (Yıkılmış Kadın) başlıklı derlemenin içinde yer alacaktı. Belirgin niteliklerine rağmen, Simone de Beauvoir onu bırakıp yerine L’Age de discrétion’u (Olgunluk Çağı) koydu. Eser ilk kez 1992’de Roman 20-50 dergisinde yayımlandı.

"Moskova’da Yanlış Anlama", yaşlanma yolundaki emekli öğretmen çift Nicole ile André’nin Moskova’ya yaptıkları bir seyahatte yaşadıkları evlilik ve kimlik krizini (sonunda atlatılacaktır) anlatır: ikili Moskova’da André’nin ilk evliliğinden olma kızı Macha’yla buluşurlar. Seçilen anlatım biçimi ele alınan konuya mükemmel uymuş görünür. Gerçekten de Simone de Beauvoir, Nicole ile André’nin karşılıklı bakış açılarını kısa sekanslar (dengeli olarak dağıtılmış, toplam yirmi dört sekans) halinde hızlı bir ritimle art arda sıralar: bu durumda okuyucu, bir an için yanlış değerlendirmelerinin, itiraf edemedikleri hayal kırıklıklarının, pireyi deve yapan kinlerinin tutsağı olan taraflara göre ayrıcalıklı bir konumdadır. Üstelik bu teknik okuyucuya farklılıkları (André’nin kafasını meşgul eden şeyler daha çok politik iken, Nicole’ünkiler daha çok duygusallığa eksenlidir) ve benzerlikleriyle kadın ve erkek bakış açıları arasında bir paralellik kurma olanağı sunar. Simone de Beauvoir bu ikili odaklanma tekniğini daha önceki romanlarında da (Le Sang des autres, Mandarins) kullanmıştı ama paralellik asla böyle bir yoğunlukta ve birbirini tamamlar nitelikte değildi.

Başlığın da gösterdiği gibi, anlatı bireysel hikâyeyle kolektif tarihi sıkı sıkıya birbirine bağlar: karı koca arasındaki anlaşmazlık politik hayal kırıklığının yaşandığı bir seyahat sırasında patlak verir. Bu bakımdan altmışlı yılların ortasındaki Sovyetler Birliği üzerine heyecan verici bir (eleştirel) tanıklık da sağlar. Simone de Beauvoir Yazarlar Birliği’nin daveti üzerine Sartre’la birlikte 1962-1966 arasında düzenli olarak gittikleri S.S.C.B.’deki yolculuklarından esinlenmiş (Sartre ayrıca orada Rus sevgilisi Lena Zonina’yla da buluşuyordu, Macha’da Lena’nın bazı özelliklerini bulmak mümkün). Gördüklerine ve hissettiklerine dikkat kesilen tarafların yaşadıkları somut deneyimler üzerinden ülkedeki değişimin boyutları ölçülebilir ve bürokrasinin saçmalıkları yüzünden bir sürü aksilik yaşanır. Macha ile, yeniden keşfettiği Moskova’da saf bir sosyalizm idealini bulamadığı için sonuçta hayal kırıklığına uğrayan babası arasında S.S.C.B’nin kültürel durumu ve o dönemde Sovyet-Çin gerginliğinin ağır bastığı Sovyet dış politikası tartışmalara yol açar. Çekoslovakya’nın işgalinden sonra 1971’de kaleme alınan Tout compte fait’de (Hesap Tamam) Sovyet rejimi eleştirisi daha da şiddetlenecek ve özgürlükler sorununa daha fazla yer ayrılacaktır. Ama S.S.C.B.’deki durumu yansıtan bu ayrıntılı tablo bu haliyle de çok değerli bir belge olarak kalır.

Simone de Beauvoir çiftin yaşadığı krizin ötesine geçerek daha genel temalara uzanır. Kadın kahramanlar kadınlık durumunun farklı veçhelerini canlandırır: özgür ve bağımsız olma iradesine ve gençliğindeki mücadelelere rağmen, aile hayatına fazlasıyla gömülen Nicole emellerinin tamama ermemesinden yakınırken, oğlunun nişanlısı Irene, her şeyi uzlaştırma iddiasıyla hiçbir şeyi derinleştiremeyen yeni kuşağı temsil eder. Macha’nın rahatlığı ve bağımsızlığı Sovyetler Birliği’ndeki cinsel eşitlikten kaynaklanmaktadır. Ötekiyle iletişim sorunu öykü boyunca kendini hissettirir ama bu arada özellikle yaşlanmanın üzücü etkileri keşfedilir: yıpranan vücutlar, cinsellikten uzaklaşma, yapmayı tasarladıklarını hep bir yana bırakma, umutların kaybı. Yaş konusunda düşünmek tarafları zaman konusunda kendilerini sorgulamaya götürür (sonda Proust’a bir selamla). Kişilerin kafa karışıklığı bütün bu düşüncelere çoğu zaman son derece duygulandırıcı lirik bir ton verir. “Yanlış anlamanın” kızışması gitgide daha derin biçimde geçmişe gömülmeye neden olur ve insan hayatının anlamı üzerine bir sorgulamayla sonuçlanır: “Endişeyle sarsıldı: ölüm korkusundan çok daha dayanılmaz olan varolmanın endişesi.” Bütün bu sorunsallar ve temalar sımsıkı ve gerektiği gibi iç içe örülmüş durumdadır. Varlığıyla krize ve bilinçlenmelere neden olan turist rehberi ve çevirmen Macha bu ağın tam merkezinde yer alır.

Simone de Beauvoir, "Moskova’da Yanlış Anlama"ın yerini alan “Age de discrétion”da, bir yanlış anlama yüzünden karşı karşıya gelen yaşlı bir çiftin durumunu yeniden ele alır ve ilk öyküden aktardığı birçok bölümü farklı bir bağlama oturtarak tekrarlar. Ama ilk öyküdeki Sovyet boyutunu metinden tamamen çıkartır ve bu defa sadece krizdeki kadın kahramanın bakış açısını benimser: bu tercih yazarın yeni hikâyeyi La Femme rompue’nün içine kolayca dahil etmesini sağlamıştır. Bu arada, "Moskova’da Yanlış Anlama"ın zenginliği zamanla kendini kabul ettirmiş ve metnin bağımsız olarak yayımlanmasını gerekli kılmıştır.

Eliane Lecarme-Tabone

Gözlerini kitabından kaldırdı. İletişimsizlik üzerine bunca nakarat ne kadar da sıkıcı! İnsan iletişim kurmayı aklına koydu mu, bunu bir şekilde başarır. Herkesle değil, olsun, ama iki üç kişiyle. André yandaki koltukta oturmuş Kara Dizi’den bir kitap okuyordu. Nicole sıkıntılı ruh hallerini, pişmanlıklarını, küçük kaygılarını ona söylemezdi; kuşkusuz André’nin de kendi küçük sırları vardı ama esas olarak birbirlerinin her şeyini bilirlerdi. Nicole uçağın penceresinden dışarı bir göz attı: göz alabildiğine karanlık ormanlar ve açık çayırlar. Ellerinde birer kitap, yan yana oturup kim bilir kaç defa birlikte trenle, uçakla, gemiyle uzamı yarmışlardı? Denizde, karada ve havada yanyana sessizce süzülmeye sık sık devam edeceklerdi. O anda bir hatıranın tatlılığı ve bir vaadin neşesi vardı. Otuz yaşında mıydılar, yoksa altmış mı? André’nin saçları erkenden kırlaşmıştı: o zamanlar teninin mat diriliğini ortaya çıkaran bu aklar eskiden çok çekiciydi. Hâlâ da çekiciydi. Cildi sertleşmiş ve kırışmıştı, eskimiş kösele, ama ağızdaki gülümseme ve gözler pırıltısını korumuştu. Her ne kadar fotoğraf albümleri yalanlasa da, gençlik haliyle bugünkü yüzü birbirine uyuyordu: Nicole onu yaşlı bulmuyordu. Herhalde André yaşlı olduğundan habersiz gibi durduğu için. Bir zamanlar koşmayı, yüzmeyi, tırmanmayı ve aynada kendine bakmayı çok seven o, altmış dört yaşını gamsızca taşıyordu. Kahkahalar, gözyaşları, öfkeler, kucaklaşmalar, itiraflar, sessizlikler, atılımlarla upuzun bir hayat ve bazen zaman hiç geçmemiş gibi geliyordu. Gelecek hâlâ sonsuza kadar uzanıyordu.
“Mersi.”

Nicole hostesin cüssesi ve sert bakışı yüzünden sepetten çekine çekine bir bonbon aldı, üç yıl önce restoranlardaki kadın garsonlar ve otelde odalarına bakan kadın görevlilerle de böyle olmuştu. Zorlama şirinliğe gerek duymuyor bunlar, haklarının kesin bilincindeler, onları takdir etmekten başka elden ne gelir: ama insan bunların karşısında kendini bir kabahat işlemiş ya da en azından şüphe altındaymış gibi hissediyor.

Geliyoruz” dedi Nicole.

Yakınlaşan yere biraz korkarak bakıyordu. Sonsuz ama anbean kırılabilecek bir gelecek. Nicole mutluluk verici bir güven duygusundan korkunun tırmanışlarına uzanan bu ruh gelgitlerini çok iyi bilirdi; üçüncü dünya savaşı patlar, André akciğer kanserine yakalanır –günde iki paket sigara çok fazlaydı, çok çok fazlaydı– ya da uçak yere çakılırdı. Böylesi bu işi bitirmek için güzel bir yol olurdu; beraberce ve vukuatsız; ama bu kadar erken değil, şimdi olmaz. Tekerlekler –biraz sertçe– piste değince, içinden “Bu defa da kurtulduk” diye geçirdi. Yolcular paltolarını giydi, eşyalarını topladılar. Beklemenin sabırsızlığı. Uzun bir sabırsızlık.
“Kayınların kokusunu duyuyor musun?” dedi André.

Hava çok serindi, epey ayazdı: Hostes on altı derece diye anons etmişti. Üç buçuk saatlik mesafedeki Paris ne kadar uzaktı, ne kadar yakındı, bu sabah yazın ilk büyük sıcağı altında ezilen, asfalt ve fırtına kokan Paris: Philippe yakındı, uzaktı... Bir otobüs –63’te indiklerinden çok daha geniş bir havaalanından geçerek– onları pasaport kontrolünün yapıldığı mantar biçimindeki camlı bir binaya götürdü. Çıkışta Macha onları bekliyordu. Nicole onun yüzünde Claire’le André’nin birbirine hiç benzemeyen ama ahenkle karışmış hatlarını yeniden görünce bir kez daha şaşırdı. Macha incecikti, şıktı, sadece “peruk gibi” saçları Moskova kokuyordu.
“Yolculuk iyi geçti mi? İyi misiniz? İyi misin?”

Babasına sen, Nicole’e siz diyordu. Bu normaldi ama yine de tuhaftı.
“Çantayı bana verin.”

Bu da normaldi. Ama paketlerinizi bir erkek taşırsa, sebebi sizin bir kadın olmanızdır; bir kadın taşırsa, o kadın sizden genç demektir ve siz kendinizi yaşlı hissedersiniz.

“Bagaj fişlerinizi bana verin ve şuraya oturun” dedi Macha otoriter bir tavırla. Nicole itaat etti. Yaşlı kadın. André’nin yanındayken çoğu zaman bunu unutuyordu ama binbir küçük çizik gelip hatırlatıyordu. Macha’yı gördüğünde “Genç ve güzel bir kadın” diye düşünmüştü. Otuz yaşındayken, kayınpederi kırklık bir kadın hakkında aynı kelimeleri kullandığında gülümsediğini hatırladı. Şimdi ona da insanların çoğu genç geliyordu. Yaşlı kadın. Buna razı olamıyordu (André’ye itiraf edemediği nadir şeylerden biri: Bu aptalca üzüntü). İçinden, “Yine de avantajlı yanları da var” diye geçirdi. Emekli olmak kulağa sanki biraz ıskartaya çıkarılmak gibi geliyordu. Ama istediğin zaman tatile çıkmak da çok hoş bir şeydi; daha doğrusu, her zaman tatilde olmak. Öğretmen arkadaşları sıcaktan kavrulan sınıflarda tatile çıkmanın hayalini kurmaya başlardı. Oysa o çoktan gitmiş olurdu. İtiş kakış kalabalığın arasında gözleriyle Macha’nın yanında ayakta duran André’yi aradı. André Paris’te çok fazla insanın zamanını almasına izin veriyordu. İspanya’dan siyasi mahkûmlar, Portekizli tutuklular, izlenen İsrailliler, Kongo’lu, Angola’lı, Kamerun’lu asiler, Venezuela’lı, Peru’lu, Kolombiya’lı isyancılar –Nicole’ün unuttukları da vardı–, André gücü yettiğince her zaman bu insanların yardımlarına koşmaya hazırdı. Toplantılar, gösteriler, mitingler, bildiriler, delegasyonlar, her türlü görevi kabul ediyordu. Bağlı olduğu çok sayıda grup ve komite vardı. Burada ondan bir şey isteyen olmayacaktı. Macha’dan başka kimseyi tanımıyorlardı. Yapacakları tek şey, her şeye beraber bakmaktı: onunla bir şeyler keşfetmeyi ve mutluluklarının uzun tekdüzeliği içinde donup kalan zamanın fışkırırcasına yeniliklerle eski tazeliğine kavuşmasını seviyordu. Ayağa kalktı. Hemen sokaklarda, Kremlin’in duvarları altında olmak istiyordu. Bu ülkede beklemelerin ne kadar uzun olabileceğini unutmuştu.

–’Geliyor mu, şu bagajlar?”
“Sonunda gelir” dedi André.

Üç buçuk saat, diye düşünüyordu André. Moskova o kadar uzakken, ne kadar da yakındı! Üç buçuk saatlik mesafe varken, Macha’yı bu kadar seyrek görmek (ama o kadar çok engel var ki, her şeyden önce bilet fiyatları).

“Üç yıl çok uzun zaman, dedi. Beni yaşlanmış bulmuş olmalısın.”
“Hiç de değil. Hiç değişmemişsin.”
“Sen daha da güzelleşmişsin.”

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.