Japon Yelpazeleri İçin Yüz Tümce

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Elçi Ozan'ın Soluğa Benzeyen Şiirleri

Dıştan görünmüyor Claudel. Sanki bir hazineyi gözlerden saklamak istiyor.

Oysa her şeyden önce has bir ozandır Claudel. Sizin için sözcükler ve küllerden ibaret olan şey, ten, ekmek, şarap, su, süt, bal, yağ, diri yemiştir benim için diyen biri.

Fransız yazınına "verset claudélien" adı verilen ve kutsal kitapların "ayet" biçimine benzer bir düzyası/koşuk biçimini armağan eden (ki bu biçim, bir sonraki kuşaktan Saint-John Perse, Pierre Emmanuel gibi ozanları açıkça etkileyecektir); gerek yapıtları, gerekse yazın ve şiir üstüne düşünceleriyle dönemini sırsın, şaşırtan, kimi zaman kızdıran kimi zaman hayran bırakan bir ozan.

Claudel her şeyden önce ozandı; inançlı bir Hıristiyan olduktan sonra da, diplomat, büyükelçi, şişman, saygın ve sevimsiz olduktan sonra da hep ozan kalacaktı. Yaşamının sonuna dek. Eliyle yazdığı mezar yazıtının, Burada Paul Claudel'in kalıntıları ve tohumu yatıyor tümcesinin altına gömülene dek.

1922'de Japonya'ya büyükelçi olarak atandığında, bu uzun ve soluklu dizeler, tumturaklı ayetler ustasının, o kısacık hay-kay tarzında şiirler yazacağı kimin aklına gelirdi!

Japon Yelpazeleri İçin Yüz Tümce'yi Uzakdoğu yazım tekniklerini kullanarak, değerli kâğıtlar üstüne ve kalemle değil fırçayla yazar Claudel. Kitabın 1941 yılında Fransa'da yapılan baskısına yazdığı önsözde -ki bu önsözü de fırçayla yazar- bu yöntemi seçişinin nedenlerini ince, şiirsel biçemiyle açıklar okura: Ama kalemin yerine fırçayı geçirdiyse eğer, her şey değişir! Üç parmağın ve biçemin yatık koşumlarının yerini düşey bir dikkat alır. Sürekli bir ünlemenin yerine, harf harf çözümleme geçer.

Önce Japonya'da, sınırlı -ve değerli- üç basımı yapıldı bu şiirlerin. İlki, Dört Soluğun Soluğu başlığı altında bir araya getirilmiş, bezemeli dört yelpaze biçiminde bir basımdı. İkincisi, fildişi iğnelerle kapanan mavi bezden bir kutu içinde, otuz altı kâğıt yelpaze üstüne yazılmış/basılmış şiirlerden oluşuyordu; bu kez başlık Sülünler Köprüsünün Şiirleri'ydi. Sonuncu basım, daha sonra da kullanılagelen Yelpazeler İçin Yüz Tümce -ya da Japonca biçimiyle Yüz Yelpazelik Derleme- başlığı altında yapıldı. Bu kez 29x10 cm boyutlarında akordeon gibi katlanmış üç kâğıt üstüne, Claudel'in eliyle yazdığı yüz yetmiş iki şiir basılmış ve şiirlerin baş tarafına, Claudel'in dostları Yamanuşi ve Yoşie'nin seçtiği Japon 'ideogram'ları, İkamu Arişima adlı bir yazı ustası tarafından yazılmıştı. Katlı kâğıtlar, yine fildişi kilitli, altın yaldız benekli, gri bezden bir kutu içine yerleştirilmişti.

Unutmayalım ki eski Uzakdoğu geleneklerinde şiir, resim gibi sanat yapıtları, belirli bir törensellik içinde okunur ya da seyredilirdi (Claudel de ola ki böyle bir okuma biçimi öngörüyordu, yelpazenin yaydığı bir soluğa benzettiği bu şiirler için). Sessiz, yalın ve gölgeli bir mekânda -o Tanizaki'nin övgüsünü yazdığı gölgeler içinde- yavaş, törensel hareketlerle işlemeli bir sandık açılır; içinden değerli örtülere sarılı bir kitap, bir rulo çıkarılır. Saygıyla elde tutulan, okunan ya da seyredilen sanat yapıtı, duyarlığın inceldiği ve yoğunlaştığı bir derinliğe çeker insanı bu seçkin anlarda. Bir süre sonra da, aynı törensellikle koruyucu kutusuna yerleştirilir, kaldırılır. Tanrısal bir zevk anı sona ermiştir ölümlü kişinin sıkıntılarla örülü gündelik yaşamında.

Usta çevirmen Samih Rifat, böyle anlatıyor Claudel'i ve onun benzersiz küçük şiirlerini... Bir kuş kanadının, bir yelpazenin esintisini Türkçenin lezzetiyle hissetmek isteyenler için...

Önsöz

Bir süre Çin’de ya da Japonya’da  yaşamış bir ozanın, oralarda düşüncenin dışavurumuna eşlik eden araç gereç takımına,  bir boy ölçüşme isteği duymadan bakması olanaksızdır: hepsinden önce  de, o içimizdeki gece kadar kara Çini mürekkebi çubuğuna. Azıcık  suyla ıslatılıp bir arduvaz levhaya sürtülür ve büyülü sıvı, küçük  bir boya çanağında toplanır. İş fırçayı batırmasına kalmıştır düşünce  ressamının! bu neredeyse hava kadar hafif fırça, parmak kemiklerimiz  boyundan ilişki kurar şiirin içimizdeki patlayışıyla. Bir böceğin,  ağaç kabuğunun altındaki görünmez avını felç eden uzun iğnesi kadar  şaşmaz, kararlı bir iki çizgi –yeter ki kolumuzu iyice sıvamış olalım  ve burun deliğimizden tedbirsizce çekilen hava, bir soluk gibi salınan  ruhla çarpışmasın– işte size, sözdiziminin dizginlerinden kurtulan  ve yalnızca eşzamanlı oldukları için beyazın içinden ulaşılabilen  birkaç sözcükle kurulmuş, ilişkilerden oluşan bir tümce! Yazılmış,  diyorum, ama neyin üstüne? örneğin bizim için fırından yeni çıkarılan  şu çömleğin, hâlâ ateş gibi karnı üstüne mi? – ya da daha iyisi, yelpaze  üstüne, soluğu hemen yaymaya hazır şu kanat üstüne. Ve sen, elden  doğan bir nefesin yolladığı o dilsiz sözcüğü duy yüreğinin kulağıyla!

YELPAZELER İÇİN YÜZ TÜMCE.  Bir zamanlar Japonya’da, gölgelerini aradığım sırada, hay-kay’ların  geleneksel kovanına küstahça karıştırmayı denediğim şiirlerden  oluşan bu derleme, on altı yıl sonra ilk kez şu bizim Fransa göğüne kanat  açmaya hazırlanıyor.

Kim izin verirdi –şu parmak  kemiklerimin en özgür olanında şimdiden titremeye başlayan fırça,  şu bana armağan edilmiş, ipek gibi hışır hışır, yayın altında tel kadar  gergin, sis kadar yumuşak kâğıt değil elbet– oralarda her an var olan  ‘güzel yazı’ kışkırtmasına karşı koymama? Ben de bir yazı uzmanı değil  miyim? Ve düşüncemiz boyunca yol alırken sözcük ve harflerde bütünleşen  Batılı yazı’nın, her harfi komşusuyla birleştiren el hareketinde,  en az Çin kısaltmaları kadar canlı ve kestirme bir şeyler yok mu? Yazı,  bir hamlede izini bırakır düşüncenin üstünde ve hem ilan edilmiş,  hem de çevresinde anıştırdığı grafik takımyıldızının karşılığı  olarak kıpırdamaz duruma getirilmiş bir biçimde önerir onu. Ancak  harf, çözümlemesi ve düşsel kavramı yatay çizgiye aktarmasıyla,  aynı zamanda hem beti, hem devinimdir; bir tür anlamsal aygıttır. O, başka alfabe çizgileriyle birleştirilme  biçimlerine göre, güneş, ay, bir çember, bir makara, açık bir ağız,  bir göl, bir delik, bir ada, bir sıfır olabilir – bütün bunların yerini  tutabilir. İ, bir kargı, uzanmış  işaret parmağı, bir ağaç, bir sütun, kişiliğin ve birliğin doğrulanması  anlamını taşıyabilir. M, denizdir,  dağdır, eldir, ölçüdür, ruhtur, kimliktir. Ve birbirine eklenen tüm  bu ağızlar ve çubuklarla bir sözcük biçimlendiriyorsak, hangi ideogram  daha kusursuz olabilir yürek, göz,  kız kardeş, giderek, kendi, düş, ayak, dam ve benzerlerinden? Bizde sözcük  ([Fransızca mot] devinimle kazanılmış anlamını taşır) bir art arda dizilişle elde edilir. Titrer durur  orada; onu sınırlayan beyazın bu durak noktasından, onu çizen eldeki  tavrın buğusu yükselir. Bu zincirin halkalarını düğümleyen atılıma  tanık oluruz. Soldan sağa doğru gidilir ve el, alt alta gelen satırlarda,  usanmadan hep aynı yolu tutar. Ozan, önce okuyucusuna yönelir, sonra  kendine geri döner ve tıpkı hokkaya giden kalem gibi, hep baştan  alır yolculuğu.

Ne var ki kâğıt kaygandır;  hepsi öne eğik duran harfler, insanı alıp götüren bir tür eğim yaratırlar  ve ozan, bineğine dikkat etmezse –parmakları arasındaki dizginsiz  kalemdir bu binek– bir süre sonra yalnızca hedefle ilgilenmeye ve  koşusunun ardında bıraktıklarını görmemeye başlar.

Ama kalemin yerine fırçayı  geçirdiyse eğer, her şey değişir! Üç parmağın ve biçemin yatık koşumlarının  yerini, düşey bir dikkat alır. Sürekli bir ünlemenin yerine, harf  harf çözümleme geçer. Yavaş yavaş çizilen ve göze dikey sözcük, pıhtılaştırdığı  değişik etkilerin tüm anlamını ortaya koyar (ve az önce yazdığım  bu sözcükte mürekkep, üçlü bir damlayı parıldatmıyor mu okuyucunun  gözünde?). Ozan yalnızca yazarı değildir yapıtının, onu yaratırken  kendini gördükçe, tıpkı ressam gibi kendi izleyicisi ve eleştirmeni  olur. Yaratısı, gözlerinin önünde ve yavaşlatılmış bir biçimde gerçekleşir.  Zamanı vardır. Öyleyse neden kâğıdın ve düzgün söyleyişin dıştan  gelen, mekanik zorlamasına katlanmalı? İster tek, ister birkaç sözcükten  oluşsun, her söze, her sözel önermeye, tüm tınısını duyurabilmesi,  beyazda rahatça yayılabilmesi için gerekli yeri –ve zamanı– bırakalım.  Her grafik grup ya da birey, sağlanan alan üstünde, öbür gruplara göre  bulunmaya yetkin ve uygun olduğu yere özgürce yerleşsin. İkinci boyutta  özgürce bir oyunu, tekdüze çizginin yerine geçirelim! Ve madem ki  yalnızca düşünce, bir tür geri dönen vuruşla katılaştırıyor sözcüğün  birbiri ardından gelen öğelerini, neden araya hesaplı aralıklar  koyarak, gerektiğinde yavaşlatmayalım o zihinsel kara pıhtının  dağılmasını ve uzatmayalım dile getirdiği çağrının ısrarlılığını?

Şiirin kendisi, iki koşut  sütuna yazıldı; sayfa kenarı, başlık ya da kök ya da haykırış adını  verebileceğimiz şeye ayrıldı.

Paul Claudel

Brangues, 25 Haziran 1941

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.