Her Güne Bir Yemek

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Geçmişe dönüp baktığımızda, hatırladıklarımız çoğunlukla sofralarla ilgili anılardır. Düğünler, bayram yemekleri, bütün ailenin bir araya geldiği kahvaltılar, yılbaşı şölenleri... Kapımızı çalan komşumuzun getirdiği helva, kandil pişisi, Muharrem aşuresi... Oğlu askere gidene, büyükleri hacdan gelene, doğum yapana, ameliyat geçirene, ailesinde ölüm olana götürülen çorbalar, yemekler, tatlılar... Düğün davetiyesi niyetine börek arasında gelen tavuk, yağmur duası için çıkılan çayırda parçalanan çörek, Hıdrellez’de hazırlanan kömbe, Ramazan için özel çorbalar, bayram tatlıları, Nevruz pideleri... Yıllar yılı komşularımız olmuş Rumların, Musevilerin, Ermenilerin özel günlerinde hazırladıkları koliva, anuşabur, paskalya çöreği, ayvalı kuzu eti... Aydın’dan, Trabzon’dan, Diyarbakır’dan Ankara’dan tarifler... Kız istemede, nişanda, düğün hamamında pişirilen yemekler, sunulan şerbetler... Sadece bunlar da değil, komşu ülkelerin, dahası dünya ülkelerinin yılbaşı, bayram, düğün, festival gelenekleri ve bu geleneklerle bağlantılı yemekler... İşte Her Güne Bir Yemek’te bunlar var.

Genişletilmiş 2.Baskı, 170 Yeni Tarif…

Fotoğraflar: Ceyda Baza, Necla Bolat, Beste Bonnard, Zerrin Damgacı, Mine  Deniz, Başak Gürbüz Derman, Pınar Gediközer, Tijen İnaltong, Fethiye Akbulut Miller, Özgül Obuz, Saykal  Sadybakasova, Gülümser Savaşer, Mirace Taşçı

Kapıyı her zaman postacı çalmaz. Bazen çok, ama çok saygı duyduğunuz bir büyüğünüzün tık tıklarıdır duyduğunuz. Kulağınıza fısıldadığı sözcüklere ilk başta anlam veremezsiniz. Bir proje vardır, gözünüzde canlandıramazsınız. Sizin bu işin altından kalkacağınızı düşünmüş, kimselerin tahmin dahi edemeyeceği kadar onurlandırmıştır sözleriyle. Ağzınızdan “Gurur duyarım, elbette” sözcükleri çıkmıştır çıkmasına ya, henüz sonraki aylarda neredeyse başka hiçbir işe zaman ayırmayacak kadar yoğunlaşarak, her anında ayrı bir heyecan duyup her yeni bilgiyle gönenip adım adım ilerleyecekken, hazırlığına layık görüldüğünüz kitabın neye benzeyeceğini, size nasıl kapılar açacağını bilemezsiniz. Yılın her günü için (29 Şubat’ı da sayarsak 366 adet) bir yemek tarifi yazmanız gerekmektedir. Ancak bu kitabın sadece bir tarif kitabı olması içinize sinmeyecektir. İstersiniz ki kendi kültürünüzden ve dünyanın tüm kültürlerinden kutlamalar, şenlikler, sofralar eşlik etsin tariflere. İstersiniz ki okuyucu her sayfayı çevirişinde en az sizin kadar heyecan duysun, sahiplensin ortaya çıkarmak için aylar boyu emek verdiğiniz eseri (Eser demek burnu büyüklük gibi gelmez size umarım. Her anne doğurduğu çocuğun –nasıl olup da doğurabildiğine asla inanamasa da– dünyanın en güzel eseri olduğunu düşünür). Öyle zengin bir geleneğin mirasçılarıyız ki ve öyle uzaklaşmışız ki âdetlerimizden, bu kitabı hazırlamak için kolları sıvadığım ilk günden itibaren bulduğum her bilgi kırıntısı, her hikâye, her kutlama vesilesi bir yandan sevincimi katlarken bir yandan da burnumun direğini sızlattı. Evet, belki küçük yerleşim yerlerinde veya geleneklerine bağlı ailelerde sürdürülegelen âdetler hâlâ var. Ancak hızlı bir trenin peşine takılmışçasına koşturup durduğumuz bir dönemde yaşıyoruz. Nasıl olduğunu anlayamadan ayların, yılların geçtiğini farkettiğimiz şu dönemde bizi asırlar boyu birbirimize bağlayan, güç veren törenlerimiz, paylaşımlarımız, kutlama ve buluşmalarımız daha da önem kazanıyor. Neden, diyeceksiniz. Her şey öylesine birbirine benzer, öylesine tatsız bir hale geldi ki (buna tezgâhlardaki sebze ve meyveler, marketlerdeki paketli ürünler, restoranlarda yediğimiz yemekler de dahil) geleneklerimiz bu hızlı tempodan bir an için uzaklaşıp kim olduğumuzu hatırlamamızı sağlıyor. Okudukça, öğrendikçe onların yeniden canlanmasını, filizlenip dünyayı sarmasını istemeden edemiyorsunuz. Her alanda yaşanan hızlı gelişme hem aile hayatını, hem de toplumsal bütünlüğü etkiliyor, deyim yerindeyse çatır çatır çatlamasına neden oluyor geleneklerin. Düşünsenize, erkek kardeşiniz askere giderken anneniz onun şerefine mahlepli bir çörek pişiriyor. Bir kısmını kardeşinize yedirdikten sonra kalan çöreği duvara asıyor. Askerlik boyunca gelen mektuplar için bir pano görevi gören çörek, aylar geçip de kardeşiniz geri döndüğünde asıldığı yerden alınıyor, bir lokması kardeşinize yedirilip kalanı da kurda kuşa yem olsun diye bahçeye serpiliyor. Kızkardeşinizin bebeğinin ilk dişi çıktığında halanız onun için diş buğdayı kaynatıyor, buğdaylardan otuziki tanesini bir ipe dizip yeğeninizin koluna asıyor. Otuziki dişi sembolize eden bu âdete göre buğdaylar kuruyup düştükçe yeni bir dişin çıkacağına inanıyorsunuz. Aşure ayının geldiğini farkedip, bir zamanlar anneannenizin yaptığı gibi alışverişinizi yapıyor ve aile yadigârı koca bakır tencerenizde aşure kaynatıp komşularınıza dağıtıyorsunuz. Nerede olduğunuzun hiç önemi yok. İstanbul’da, Bartın, Aydın, Kayseri, hattâ Almanya veya Avustralya’da yaşıyor olabilirsiniz. Bulabildiğiniz malzemelerle kaynatın aşureyi. Bırakın birkaç malzemesi eksik olsun. Bir kâse aşurenin birleştirici gücünü pişirip dağıtmadan bilemezsiniz. Ailenizden biri öldüyse konu komşunuzun getirdiği bir tencere çorbanın ısıtan gücünü, yaşamadan tahmin etmek çok zor. Hıdrellez gününü hatırlayın. Dileklerinizi astıktan sonra bir gül dalına, bir de güzel piknik sofrası kurduğunuz, sevdiklerinizle neşe içinde yediğiniz, içtiğiniz, sohbet ettiğiniz. Annenizden duyduğunuz Zekeriya Sofrası’nda buluşturun dostlarınızı, veya bir bayram kahvaltısında... Bu kitapta sadece tarihler ve tarifler değil, binbir yöreden gelenekler de var. Kimi artık unuttuğumuz, kimi hiç duymadığımız, kimi okuyunca gülümseyip kimi ise gözlerimizi nemlendiren. Ne kadar çok araştırır, bulur, yazar, yayımlar, anlatırsak geleneklerimizi, o kadar yaşatır, o kadar gerçek kılarız. Geçmişe dair bütün güzellikleri birer birer yitiriyoruz. Ailemizin büyükleri mesela. Onlarla birlikte öbür dünyaya gidecek öyle çok bilgi var ki. Artık geçerliliği kalmamış eski meslekleri düşünün. Bizler bakır tencere kullanmadıkça kalaycılar; el yapımı tahta kaşık satın almadıkça kaşık ustaları; mutfağımızda yöresel mutfak eşyalarına yer vermedikçe bakırcılar, demirciler, bıçakçılar, toprak kaba şekil veren ustalar ve daha niceleri bu işten ekmek yiyemez olacaklar. Sonra hasırcılar, semerciler, keçeciler ve daha nice meslek erbabı, zanaatkâr... Bu kitabın sayfalarında gördüklerinizden hoşnut olur, bilgilenir ya da bildiklerinizi hatırlar, tarifleri sevdikleriniz için uygular, güzel sofralara koyarsanız en güzel tabaklarınızda, başka ne dilerim ki sizden? Bir dileğim daha var gerçi. Geleneksel sanatlarımızın yaşatılmasına karınca kararınca da olsa katkıda bulunmanız, aile büyüklerinizden kendi ailenizin geçmişini, geleneklerini, âdetlerini öğrenip derlemeniz. Siz, ben, o. Hepimiz bir ucundan tuttuğumuzda hiç değilse kayda geçirmiş oluruz değerlerimizi, değerli insanlarımızı. Daha hatırlanır kılarız onları. İşte bunu da yaparsanız iki değil on kat mutlu olurum. Önceki kitaplarımı okumuş olan okurlarım bilirler. Tariflerimde mevsime uygun, sağlıklı, olabildiğince kolay bulunabilir, cebinizde delik oluşturmadan satın alınabilir malzemelerle hazırlanan tarifler önermeye çabalarım. Ancak bir yandan da yenilikler, sürprizler barındırsınlar isterim. Güneşli bir tatil günü yerinizden kalkıp bir köy pazarına, binbir baharat kokusunun birbirine karıştığı bir aktara veya yöresel ürün dükkânına gitmenize de vesile olmak, yeni malzemelerle tanışmanızı sağlamak isterim bir yandan. İşte buraya kadar aktardığım bütün kaygıların sonucunda ortaya tam 366 adet tarif çıktı. Dilerseniz her gün başka bir tarif uygulayabilirsiniz bu kitaptan. Yahut okuduklarınızın size ilham vermesine izin verip, kendi harikulade tariflerinizi yaratır ve bana dersiniz ki, “Biliyor musun, şu şu tarifi okuduktan sonra aklıma müthiş bir fikir geldi ve onun yerine bambaşka bir lezzet çıktı ortaya!” Ne güzel. Çok sevinirim. Dedim ya, tarihler, tarifler, gelenekler, bilgiler var bu kitapta. Kimi tarihler sabit. 1 Nisan, 23 Nisan, 14 Şubat, 29 Ekim, 24 Aralık gibi. Onları gördüğünüz anda ne anlama geldiğini çıkaracaksınız. Kimileri ise değişken, Kurban veya Şeker Bayramı gibi, Uzakdoğu ülkelerinin yılbaşları, kandiller, aşure günü gibi. Düğünler, nişanlar, doğum ve ölümler ise yaşamın her daim parçası. Onların ne zaman gerçekleşeceğini önceden kestirmek zor. Bu kitap 2006 yılının başında piyasaya verilmiş olacağından değişken tarihler için 2006 yılı takvimi esas alındı. Ancak biliyorsunuz ki bu tarihler her yıl değişecek. Önerim sonraki yıllarda sizin için önemli olan tarihleri barındıran bir ajanda veya takvim edinmeniz. Böylelikle başka kültürlerden dostlarınızın yeni yıllarını, festival ya da kutlamalarını farkedebilir, büyüklerinizin kandillerini kutlayabilir, kimi günleri kutlamayacak olsanız da gülümseyebilir, sofranızı o güne özel lezzetlerle donatabilirsiniz.

Tijen İnaltong
Antalya, 28 Kasım 2005

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.