Güvercin Curnatası - Bütün Yapıtları / Konuşmalar, Soruşturma Yanıtları

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

"Bence, sanatçılarla, yazarlarla yapılmış konuşmaları, hatta soruşturmaları, dergi ve gazete sayfalarında bırakmamalı. Bunların hepsini toplamalı. (...) Niçin önem veriyorum buna? Şundan: Sanatçıyla yapılmış bir konuşma, ileriye doğru, onun üstüne yapılmış on eleştiriden daha aydınlatıcıdır." "Güvercin Curnatası": Cemal Süreya ile şiire, hayata, cinselliğe, edebiyata, politikaya, gündelik yaşama ve insana ait ne varsa her şeyin konuşulduğu söyleşiler ve soruşturmalar.

Cemal Süreya ile farklı zamanlarda, farklı yayın organlarında (dergi, gazete, radyo, TV) yapılan konuşmaları ve onun çeşitli soruşturmalara verdiği yanıtları bir araya getiren bu kitap için ne söylenebilir? Bu tür derlemelere neden gereksinim duyulduğunu, duyulması gerektiğini, yararlarını Cemal Süreya çok önceden yazmış. Deneme kitabı Günübirlik’te yer alan “Sanatçılarla Konuşmalar” başlıklı yazısında şöyle diyor: “(...) Bence, sanatçılarla, yazarlarla yapılmış konuşmaları, hatta soruşturmaları, dergi ve gazete sayfalarında bırakmamalı. Bunların hepsini toplamalı. Hatta yalnız bu işi yapan yayınevleri olmalı. Niçin önem veriyorum buna? “Şundan: Sanatçıyla yapılmış bir konuşma, ileriye doğru, onun üstüne yapılmış on eleştiriden daha aydınlatıcıdır. Eleştirilere de ayrıca katkısı olmaktadır. “İkinci olarak, sanatçının görüşlerini, kendini açımlayıcı, çağdaşlarını değerlendirici sözlerini öğrenmek yalnız kitaplıklara dadanan araştırıcıların değil, düz okurun da hakkıdır. Ben sözgelimi, Ataç’ın Nâzım Hikmet üstüne düşüncelerini asıl eski dergi sayfalarında kalmış bir iki konuşmada görmüşümdür. (...) Bu konuşmalarda, yayımlandıkları sırada dikkati çekmeyen, aslında belki konuşmacının da o kadar önemsemediği öyle yönleri, öyle ayrıntıları oluyor ki anlamını on beş yirmi yıl sonra buluyor.

Hikâye Üstüne

Katılanlar: Bilge Karasu, Rauf Mutluay, Adnan Özyalçıner, Mehmet Seyda, Cemal Süreya, Haldun Taner, Turgut Uyar

Rauf Mutluay: Konumuz “Bugünkü hikâyemizde bir kriz var mıdır?” olduğuna göre önce bir sınır koymamız gerek. Bugünkü hikâyemiz derken ne kastediyoruz? Son on yılda yazılmaya başlanan hikâyeyi mi?

Adnan Özyalçıner: Evet, Rauf Mutluay’ın söylediği gibi bir sınır koyalım. Bu on yıl içindeki hikâyecilerimiz üzerindeki düşüncelerimizi söyleyelim. Tabiî bu on yılın içinde kalmayacağız bunu söylerken. Yani eski hikâyeye de gideceğiz; çünkü söz konusu olan, bir duraklama, bir krizdir. On yılın dışındaki hikâyede de çok mu büyük bir gelişme olmuştur, çok ileri şeyler mi söylenmiştir, bunu da inceleyeceğiz; onları tartışmak imkânı da olacak.

Mehmet Seyda: Buna ben de şu bakımdan katılıyorum: şimdi önümde Demir Özlü’nün “Hikâye-Roman Üzerine” adlı bir incelemesi var. Diyor ki: “Benim kuşağımındüzyazı yazarları, Ferit Edgü, Orhan Duru, Onat Kutlar, Adnan Özyalçıner, Bilge Karasu –kendimi de katıyorum– sözünü ettiğim bu basamaklardan öteye gitmiş değiliz.” Bu basamak yargısını bir yana bırakırsak, böyle bir sınırın sözünü ettiğimiz sanatçılarca da kabul edildiği ortaya çıkıyor. Dolayısiyle, on yıllık bu dönemi göz önüne alırsak, her bakımdan daha derli toplu bir tartışmaya gireceğiz.

Cemal Süreya: Bence de birdönemden söz ettiğimize göre, önce o dönemin öbür dönemlerden ayrıldığı noktaları belirtmemiz gerekiyor. O ki bugünkü hikâyeciliğimiz diyoruz ve aşağı yukarı belli bir tarihle dünkü hikâyeden onu ayırıyoruz o halde dünkü hikâyeden bugünkü hikâyeye geçiş nasıl olmuştur, bugünkü hikâyenin özellikleri nelerdir, öncede oradan başlarsak belki daha kesin bazı sonuçlara varırız.

Rauf Mutluay: Konuyu sınırlamanın gerektiğini öncelikle söylerken ilk gözde tuttuğum şey, konunun her sanat dalının konusu gibi kendiliğinden büyük tohumlar taşımasına olan inancımdı. Şimdi bence halledilmesi gereken kinci kelime (o da tabiî bir sınır yapacak) kriz kelimesiyle ya da duraklama kelimesiyle anlatmak istediğimiz acaba aynı kavram mıdır? Bazıları için bugünkü hikâyedeki kriz yeteri kadar hikâye kitabı basılmamış, satılmamış olmasıdır. Bazıları için bu kriz bir büyük yıldız hikâyecinin ve başyapıtların çıkmakta bulunuşudur. Bazıları için kriz, hikâyenin dergilerde, gazetelerde yer bulmayışı, okuyucusuyla ilgilerini koparmış oluşudur. O bakımdan bugünkü hikâyemizde mevcut olduğunu farzettiğimiz ve belki bir an sonra bazılarımızın “evet, vardır” diye onaylayacağı, bazılarımızın “hayır, yoktur” diye reddedeceği krize de aynı anlamı vermemiz gerektiğini sanırım.

Mehmet Seyda: Burada bazı sorunlar temel bir soruna bağlanarak ortaya çıkıyor. O da şu: eğer büyük bir atılım, büyük bir yıldız sanatçı doğsa onun kitaplarının basıldığını, okunduğunu göreceğiz. Dolayısiyle hikâyede kriz diyeceğimiz durum, birbirine yaklaşık, kültür ortaklığı içinde bulunan bir ekibin birbirini pek uzun şekilde geçmeden, aşmadan ortaya çıkışıyla belirleniyor.

Adnan Özyalçıner: Seyda’nın hangi ekipten söz ettiğini ben pek anlayamadım. Bence böyle bir ekip yok aslında; gerçi 1955’den sonra bir çıkış noktası var, genç birtakım yazarlar çıkmış ortaya, ama bunların bir ekip görünümü yok. Sözü edilen kriz bir ekibin krizi mi, yoksa hikâyenin krizi mi, o karıştı... Bence bir ekibin krizi falan değil. Zaten bana kalırsa bir kriz meselesi de yok. Birtakım şeyler yazılıyor, birtakım şeyler yapılıyor, bunlar okuyucuya gidiyor mu, gitmiyor mu, önce bunu tartışmamız gerek.

Mehmet Seyda: Demir Özlü’nün bu yazısında belirttiği, Memet Fuat’ın da birkaç yerde yazdığı gibi, atılım yapan hikâyeciler diye tanımlanan bir ekibi kastettim. Bunların arasında elbette kişilik ayrımları var. Bununla beraber çıkış noktaları aynı. Meselâ bir dergide buluşuyorlar, ondan sonra kişilik kazanmaları, ayrımlaşmaları başlıyor. Bunalım derken de, genellikle bu hikâyecilerin getirdikleri yenilikler ve bu yenilikler karşısında toplumumuzun gösterdiği birtakım davranışları, anlaşılamamayı, uzağa düşmeyi göz önünde tutmak gerekiyor. Tartışıldıkça bunların ortaya çıkacağını umuyorum.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.