Bir Başka Ülke

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

1950li yılların New York ve Paris'inde geçmesine karşın bugün de "yaşayan" bir roman…

Amerikalı zenci yazar James Baldwin'in (1924-1987) İstanbul'da tamamladığı Bir Başka Ülke'de bu kente dair hiçbir iz yok, ama caz müzisyeni Rufus'a, kızkardeşi Ida, yazar Vivaldo, eşcinsel Eric ve Fransız sevgilisi Yves'e, Greenwich Village'da yaşayan evli çift Cass ile Richard'a ve romanın diğer unutulmaz karakterlerine bugün Beyoğlu'nda yürürken de rastlayabilirdiniz. Bir Başka Ülke bu denli sahici ve çağdaş.

Times Meydanı’ndaki Yedinci Cadde’ye doğru gidiyordu. Saatler gece yarısını geçmişti, öğleden sonra ikiden beri sinemada, balkonun en üst sırasında oturuyordu. İki defa İtalyan filminin sert aksanıyla uyanmış, bir defasında teşrifatçı ve iki defa da uyluklarının arasında gezinen parmaklar tarafından uyandırılmıştı. O kadar yorgun, o kadar mutsuzdu ki kızmaya bile hali yoktu; hiçbir şeyi kendisine ait değildi artık –ciğerimi sökmüşsün, kalanı da götür bari– gene de uykusunda homurdanmış, siyah yüzündeki beyaz dişlerini ortaya sermiş ve bacak bacak üstüne atmıştı. Balkonun neredeyse boş olduğu bir ara, İtalyan filmi en heyecanlı yerine yaklaşırken bir an hiç bitiremeyeceğini sandığı basamakları tökezleyerek inip caddeye çıkmıştı. Karnı açtı, leş gibi bir tat vardı ağzında. Kapıları geçerken, çişinin geldiğini çok geç fark etti. Beş parasız olduğunu da. Ve gidecek bir yerinin olmadığını da. Polis memuru şöyle bir bakıp geçti yanından. Rufus döndü, rüzgâr yazlık pantolonunun içinden tenini tatlı tatlı dişlerken deri ceketinin yakasını kaldırıp Yedinci Cadde’de kuzeye doğru yürümeye koyuldu. Şehre gidip Vivaldo’yu uyandırmayı düşünmüştü –şehirdeki, hatta belki yeryüzündeki tek arkadaşını– ama şimdi bir caz-bara ya da gece kulübüne kadar yürümeye devam edip içeriye bir göz atmak istiyordu. Belki birisi görür, bir tanıyan çıkardı, belki biri karnını doyurabileceği bir şeyler ya da bir metro parası verirdi. Bununla beraber, bir tanıyan çıkmasını da istemiyordu. Cadde sessiz, parlak sokak lambalarının çoğu sönüktü. Arada bir tek başına bir kadın, arada bir tek başına bir erkek geçiyordu; nadir olarak da iki sevgili. Köşelerde, sokak lambalarının altında, drugstore’ların1 yanında, beyaz, ışıltılı ve geveze küçük gruplar, birbirlerine sırıtıyor, itişip kakışıyor, ıslık çalıp taksi çağırıyor, çağırdıkları taksilere atlıyor, ‘drugstore’ların kapılarından girip ya da yan sokakların karanlığında kayboluyorlardı. Gazete bayileri, bir oyun tahtasının üzerindeki küçük kara engeller gibi, kaldırımların köşelerini tutmuş; polisler, taksi şoförleri ve gelip geçenler de, başka yer yokmuşçasına ağır adımlarla önlerinde dikilip, bulunduğu yerden sesi ancak duyulan satıcıyla sanki pek tanışırlarmış gibi laflıyorlardı. Bir ilanda, rahatlatan ve daima tebessüm ettiren bir çikletin reklamı vardı. Bir otelin dev neon ışıklarıyla yazılmış ismi yıldızsız gökyüzüne kafa tutuyordu. Ve upuzun ilanlarda adları ölümsüzlüğe taşınan Broadway’de sahne alan ya da almak üzere olan film yıldızları ve diğerlerinin isimleri. Kimi fallus gibi küt, kimi mızrak gibi sivri, ışıksız, dev binalar, hiç uyumayan şehrin burçları gibiydi.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.