Yüzler, Gizler, İzler

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Uğur Kökden yarım asra yaklaşan bir süreçte, edebiyat okuru kimliğiyle kaleme aldığı denemelerinde, Goethe’den Camus’ye, Brecht’ten Malraux’ya, “Refik Halid Karay’ın Harf Tutkusu”ndan “Beykozlu Orhan Veli”ye dünya edebiyatının ve Türk edebiyatının önde gelen figürlerinin kişilikleriyle eserlerini bir araya getiren yazarlar-şairler galerisinde bir gezintiye çıkıyor. Yüzler, Gizler, İzler kitapların yaşantısı aracılığıyla okuru kitaplarla direnmeye çağıran alçakgönüllü bir edebiyat birikimi.

Bir sözcük, bir harf, acaba bir imgenin yerini tutabilir mi? Yoksa insanlar ölüyor, imgeler unutuluyor da, onların yerini soyut ve yavan sözcükler ya da yalın, anlamsız, baştan aşağı kurmaca birtakım işaretler mi alıyor? Yoksa, her harfin ötekini etkilediğini söyleyenlere hak verircesine, kuşaklar boyu benimsenmiş bir çeşit şifre mi ortada dolaşıyor? Ortak, ama gizini her zaman korumayı bilmiş bir şifre?

Denemenin elindeki biricik silah, gerçekler! Özellikle de, çağın temsil ettiği tehlikeler karşısında sahip çıkmamız gereken o tek ve etkin silah! Deneme, günceli ve gündeme yığılıp duran sorunları tartışmak, sorgulamak zorunda.

Bu denemelerde, geçmişin olayları –sözkonusu yazarlar aracılığıyla– hep bugünün bağlamına diziliyor ve günümüz yaşamının bir parçası durumuna geliyorlar. Aynı zamanda, insan serüveninin doruk anları ve doruk kişileri de –elbet, sanatçı yaşamları içinde– sergileniyor.

Dolayısıyla her deneme –ister istemez– dağılmış, unutulmuş ya da yitip gitmekte olan birtakım yaşantıları, olguları, kısaca ‘geçmiş ’i günümüze getirip taşımakta. Ölü olayları, yüzyıla damgasını vurmuş çok büyük sarsıntıları, varlığı saran soğuk ve tozlu tortuyu sergilemekte.

Yazınsal alanda ve kişiler galerisinde –Goethe ’den Camus ’ye, Brecht ’ten Loetscher ’e, Memet Fuat ’tan Nermi Uygur ’a dek– edebiyat ve edebiyatçılar üstüne bir dizi deneme: hem Batı ’dan hem Türkiye ’den. Böylece uzak tanıdık çehreler, yakın dostlar ya da tanışlar, hepsi kişilikleri ve ürünleriyle bir arada.

• • •

Başka bir deyişle, kaleme alınışı 1967 ’den 2014 ’e dek süregelmiş, nerdeyse yarım yüzyılın denemeleri, bunlar. Bir yanda, sözgelimi askerlik görevimi gerçekleştirirken yazdığım John Reed ’in “Dünyayı Sarsan On Günü”, öbür yandaysa İsviçre ’de –Basel ’de– Erasmus ’un son oturduğu evin öyküsü ve ele alınan ‘bugün ’ü.

Her deneme, bir karşılaşmanın / bir rastlantının ürünü ya da muhasebesi diyelim. Kuşkusuz, en başta, çocukluğumun yazarı –ilk dostum– Jules Verne olmak üzere. Elbet yine de, yakınlar ön plana geliyor: Çanakkale Gazisi Hâşim, hiç unutamayacağım Esendal, Salâh Birsel, Oktay Akbal, Memet Fuat; sonra Goethe; ve, komşumuz bir ülkenin –aynı zamanda, XIX. yüzyılın büyükleri Puşkin, Dostoyevski, Tolstoy ile çağımızın üç yazarı (ve eylem adamı) Malraux, Camus, Semprún!

Bu arada, bir rastlantı sonucu Moskova ’da karşılaşıp konuştuğum Sovyet Savaş Muhabiri –aynı zamanda değerli romancı– Simonov ile beni Zürih ’te evinde kabul eden İsviçre ’li tanınmış yazar Hugo Loetscher. Kaldı ki, ikisi de bir tarihte –ama, farklı zamanlarda– İstanbul ’a gelmediler mi?

Tıpkı Borges gibi, son oturduğu evi, kitaplığı ve mezarı –ülkesi Almanya ’da değil de– Zürih ’te bulunan Thomas Mann gibi.

Yazık ki, kitaba giremeyen denemelerim nedeniyle, bir bakıma gözüm yine de geride kalıyor.

• • •

İnsanın kimi olayları, yaşadıktan yıllar ve yıllar sonra ancak anlamlandırabildiği söylenir. Bir tür, sanki mumyalanmış bir anımsayış!

Kuşkusuz, gelecek üstünde soru işaretleriyle dolu, aynı zamanda da yorgun sayılacak bir bakışa sahibiz. Orada burada terkedilmiş birtakım umut yıkıntıları arasından geçerek güç zamanlar yaşıyoruz.

Gelecek, acaba gelebilecek mi?

Yoksa yaşanan, zamanın ışığı ve gölgeleri –yansımalar ve yanılsamalar– arasındaki bir tür ‘yarınsız bugünler ’ mi?

Uğur KÖKDEN
Kanlıca, haziran 2015

Bulunamayan Kitap

Aslında, her zaman, gerekli hareket noktası o denli yalınkat ve göz önündedir ki, dikkatlerden kolayca kaçar. Sözgelimi burada da, olup bitenler, Paris ’te bir kitaplıkla aşağı yukarı sıradan sayılacak yitik bir kitaptan kaynaklandı.

Altmışlı yılların ilk yarısıydı. Fransa ’da General de Gaulle, yedi yıllık başkanlık dönemini sürdürüyordu. André Malraux da, o iktidarın kültür Bakanı.

Uzun süredir aradığım, kitapçılarda satılmayan bir roman için Seine Irmağı kıyısındaki ya da Montparnasse ve benzeri yerlerde bulunan sahaflarda da bulma umudunu yitirince, Üniversite ’ye içli dışlı olan Sainte-Geneviève Kitaplığı ’na gittim.

Kitaplık, aynı ismi taşıyan tarihsel bir yüksek tepede yer alıyor. Fransa tarihinin ve onurunun anıt-mezarı sayılacak Panthéon ’la, nerdeyse karşı karşıya. Ünlü, üçüncü sınıf “Büyük Adamlar Oteli” bile oralarda. Zaten, Roma Dönemi ’nde de çeşitli kamu yapıları varmış bu bölgede. Thermes Sarayı, tiyatro, arenalar vb. Şimdi de, tepenin yamaçlarında hem Sorbonne Üniversitesi yer alıyor, hem Collège de France, hem de l’École polytechnique. Hepsi de öğretim kurumları...

Başkentin eski ve genel kitaplıklarından biri olan Sainte-Geneviève de, bir milyonu çok aşan sayıda kitap bulunmakta. Ayrıca, pek çok da eser ve elyazması. Dolayısıyla, aradığımı bulma olasılığı yüksekti. Tersi bir durumu düşünmüyordum bile.

Aradığım kitap, doğrudan Kültür Bakanı ’nın Nazi işgaline karşı sürdürülen direniş yıllarında yazdığı bir roman: Horgörü Zamanı. Altmışlı yıllardaki siyasal konumundan çok değişik bir noktadaki bakış açısına göre yazılmış. Zaten, belli ki, bu nedenle, yazarı istemediği için yeniden basılmıyor. Bir çeşit, “redd-i miras” sözkonusu.

Dolayısıyla, belki Kitaplık ’da da, aynı nedenin sonuçlarıyla karşılaştım: Görevliler, Bakan ’ın buyruğuyla okuma raflarından kitabın çekildiğini açıkladılar. Böylece, aranan ‘kitap ’ için hem var hem de yok denebilecekti.

• • •

İlk kez o zaman, olması gerektiği halde olmayan –başka bir deyişle, ‘bulunmayan ’ ya da ‘bulunamayan ’– kitap düşüncesi üstünde durma gereği duydum. Bu nedenle, ‘kitap ’la ‘insan ’ın ortak bir serüvene ya da yazgıya sahip olduğu düşüncesine ulaştım. Kitap insanla özdeşleşiyorsa, kitaplık da –bir anlamda– evren demekti; yani, yaratılış sayılabilecek özel bir çerçeve! Zamansal olarak sonsuz, mekansal olarak da sınır tanımayan genişlikte bir çerçeve!

O dönemlerde kitaplığı tasarımlayan ve inşa edenlerin ‘büyük ustalar ’ olduğunu kabul etmek zorundayız. Çünkü, yapı öncelikle matematiksel düşünen bir insan zihni tarafından tasarımlanmış. Ardından, “aşırı karışıklık içinde aşırı bir düzenin sağlanması” başarılmış. Son olarak da, “Kitaplık”ı kuşatan bir suskunluk ve bir dış karanlık var.” Tıpkı dünyamız gibi.

Bu açıdan bakıldığında, Flaman ressam Bruegel ’in çizdiği Babil Kulesi ’nin göğe ulaşan en üst katında kesinlikle gizemli bir kitaplığın bulunması gerekir. Öyle ki, sözkonusu Kule gibi Babil Kitaplığı da, sarmal yapıda sınırsız dehlizlerden, yüce kitaplara ayrılmış “kızıl altıgen”den, okuma salonlarından ve sayısız odalardan oluşmuş.

Ayna, dehlizler, sonsuzluk! Kitaplıktaki her yazma nüsha, tek ve benzersiz; yeri doldurulamaz. Herkes belirli bir kitabın ardına düşmüş. Sözgelimi, Borges ’in ‘Babil Kitaplığı ’ öyküsünde Kataloglar Kataloğu kitabını aradıkları gibi.

Bu kitaplık, kuşkusuz, yıllar/yüzyıllar boyu sürmüş.

Ta ki, Kule ’de barınmakta olan sayısız bilinemeyecek nice nice topluluğun ortak dili onların elinden alınıncaya, kimsenin kimseyi anlamadığı bir çokdillilik ortaya çıkıncaya dek. Ortak dil ortadan kalkınca, Kitaplık ’taki kitapları da artık kimse okuyamaz olmuş. Kitaplığın raflarındaki değerli elyazmaları, zaman içinde toz ve yağmurla dolmuş; mürekkepler çamurla örtülmüş.

Eski Çağlar ’ın bir başka kitaplığı –bilginleri, düşünürleri, sanatçıları ve matematikçileri çevresinde toplayan merkez– Birinci Ptolemaios ’un kurduğu İskenderiye Kitaplığı. Müze, Okul ve Araştırma Merkezi ’yle, hepsi bir bütün! Döneminin tüm yapıtları orada. Yöneticileri, unutulmayacak nice isimden oluşmakta: sözgelimi Demetrios, Eratosthenes, Aristofanes gibi.

Üç yüz yılı aşkın bir süre boyunca geliştirilen, zenginleştirilen İskenderiye Kitaplığı, Büyük Sezar ’ın kenti işgali ve onu “özel mülkü” durumuna getirmesiyle yakılıp, yıkılıyor.

Ardından, bir dört yüz yıl daha geçince, bu kez bir başka Roma İmparatoru, Birinci Theodosius da, Kitaplığı, Müze ’yi ve Gymnasion ’u putperest tapınak sayarak kapatıyor.

Görülüyor ki, Batı uygarlığının iki kültür ayağından biri olan Eski Roma ’nın bilimsel etkinlikleri benimsemek ve desteklemekle herhangi bir ilgisi yok! İşte İskenderiye, işte –iki bin yıl sonra– Bağdad!

Kaldı ki, Kilise ’de, arkadan gelen yıllar boyunca, Eski Yunan ’dan devralınmış binlerce kitabı mahkum etti; yasakladı, yaktırdı. Eco ’nun romanı Gülün Adı, bu Ortaçağ karanlığının romanı değil mi?

Acaba, kitaplıkların yakılması / yıkılmasıyla, XI. yüzyılda Gazâlî ’nin Tehâfüt El-Felâsife (Filozofların Yıkımı) arasında ya da Endülüslü İbn Rüşd ’ün Tehâfüt-ül Tehâfüt ’ü (Yıkımın Yıkımı) arasında gizli bir bağ olabilir mi? Belki de, kimi sorunların çözümü insana yasaklandı. Ama, bunu biz bilmiyoruz.

Belki de, kitaplık, tek bir cümleden –insanın bildiklerinin tümünü anmaya çalışmasından– oluşmakta. İnsanın kendisinin olanı, umutsuzca bir kez daha ele geçirmesi. Ama, bu tek cümle nereye, hangi harf ve simgelerle yazılmış, belli değil!

1952 ’de, Yukatan (Orta Meksika) ’ın ilk piskoposu Diego de Landa, o bölgedeki Mayalar ’ı ve tüm çoktanrılı yerlileri Hıristiyanlığa kazanmak için o uygarlığın kitap, belge ve bilgilerini yaktırıp yok etmişti. Tapınaklar ve yapılar yıktırılmıştı. Arkeolojik zenginlikleri yağmalanmıştı. Öyle ki, Mayalar ’dan –XIX. yüzyılda ormandaki saklı kent bulununcaya dek– hiçbir iz kalmamıştı.

Oysa, Mayalar, yeryüzünde yaşadıkları süre içinde insanın gizemli yazgısını araştırdılar. Gökcisimlerini incelediler, zamanı hesapladılar. Takvimler ürettiler. Ne ki, kâğıt olarak –üstüne yazı ve resim yapılabilen– ‘kabuklar ’ kullanıyorlardı.

Öte yandan, Maya uygarlığının ürünleriyle Eski Dünya ’nın (Hint, Mısır ve Yunan) ürünleri arasında benzerlikler bulunması dikkat ve ilgi çekici.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.