Yüzbaşının Kızı

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

YKY, Puşkin’in “Yevgeni Onegin”den sonra gelen en önemli eseri olan “Yüzbaşının Kızı”nı Sabahattin Ali ve Erol Güney’in Türkçesiyle sunuyor:
18. Yüzyıl Rusyası’nda, rejimin çalkantılı ve belirsiz olduğu bir dönemde orduya katılan genç asilzade Pyotr Andreyiç Grinyov ile taşralı Maşa arasındaki aşkın geri planında, söz konusu yıllara damgasını vuran “Pugaçov Ayaklanması” var.

İlk kez 1944’te, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Maarif Matbaası’nca yayımlanan “Yüzbaşının Kızı”, dünya edebiyatının önemli eserlerini Türkçeye kazandırmayı amaçlayan Tercüme Bürosu’nun “Rus Klasikleri”nin onuncu kitabıydı.

Sabahattin Ali’yi 1940’ların başında Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Tercüme Bürosu’nda tanıdım. Bu büronun çevirmenlerindendi. Aynı zamanda Türkçeye çevrilmesi gerekli bulunan klasiklerin seçimi ve yapılan çevirilerin düzeltilmesiyle de görevli idi. [...] Birlikte Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı” romanını çevirirken ne denli sabırlı olduğuna tanık oldum. Rusça bir sözcüğün Türkçedeki anlam ve söyleyiş özelliklerini olduğu gibi verebilmek için saatlerce sabırla ve dikkatle araştırma yapardı. - Erol Güney

Babam Andrey Petroviç Grinyev gençliğinde Graf Münnich’in maiyetinde hizmet etmiş, 17.. yılında binbaşı rütbesiyle ordudan ayrılmıştı. O zamandan beri Simbirsk’teki köyünde yaşamış ve orada, oralı yoksul bir azilzadenin kızı olan Avdotya Vasilyevna Yu... ile evlenmişti. Biz dokuz çocuktuk. Bütün erkek ve kız kardeşlerim daha pek küçükken öldüler. Yakın akrabamızdan olan muhafız binbaşısı prens B...’nin lütfuyla Semyonov Alayı’na çavuş yazıldım. Tahsilimi bitirinceye kadar mezun sayılıyordum. O zamanlar şimdiki gibi terbiye edilmiyorduk. Beş yaşına gelince, at uşağımız Saveliç’in eline teslim edildim; içki içmeyen bir adam olduğu için kendisine bana lalalık etmek payesi verilmişti. Onun nezareti altında, on iki yaşındayken Rusça okuyup yazmayı öğrendim ve erkek tazının vasıfları hakkında pek sağlam muhakemeler yürütebilir hale geldim. Bu sıralarda babam, yıllık ihtiyacımız olan şarap ve zeytinyağıyla birlikte, Moskova’dan benim için Mösyö Beauprès adlı bir Fransız getirtti. Bunun gelişi Saveliç’in hiç hoşuna gitmedi.

Kendi kendine şöyle homurdanıyordu: “Allah’a şükür çocuğun üstü başı temiz, saçları taranmış, karnı tok olsa gerek. Artık boş yere masraf edip bu mösyöyü tutmaya ne lüzum vardı? Sanki burada adam yokmuş gibi.”

Beauprès kendi memleketinde berbermiş, sonra Prusya’da askerlik etmiş. Bundan sonra ise pour être outchitel Rusya’ya gelmişti ama bu kelimenin ne manaya geldiğinin kendisi de pek farkında değildi. Aslında iyi bir adamdı ama son derece havai ve gevşek ahlaklıydı. Başlıca zaafı latif cinse düşkün olmasıydı; gösterdiği iltifatlar yüzünden çok defa yediği tekmelerin tesiri altında günlerce inlediği olurdu. Bundan başka (kendi tabiriyle) şarap şişesine de düşman değildi; yani açık söylemek lazım gelirse, haddinden fazla içiyordu. Bizim evde şarap ancak yemek zamanı, o da herkese küçük bir kadehle verildiği ve bu aralık öğretmen çok kere unutulup geçildiği için, benim Beauprès Rus rakısına çabucak alıştı; hatta bunu, mide için çok daha muvafık olduğunu ileri sürerek kendi memleketinin şaraplarından üstün tutar oldu. Biz ikimiz hemen anlaştık; mukavelesine göre, bana Fransızca, Almanca ve bütün ilimleri okutmaya mecbur olduğu halde, benden hemen şöyle bir parçacık Rusça konuşmayı öğrenmeyi daha elverişli buldu, ondan sonra ikimiz de kendi işimizle uğraşmaya başladık. Can ciğer olmuştuk. Başka bir öğretmen de istediğim yoktu. Ama talih bizi birbirimizden çabuk ayırdı; buna sebep olan hadise şuydu:
Palaşka adında çopur ve şişman bir çamaşırcı kızla inek sağan tek gözlü Akulka kız, nasılsa günün birinde anlaşıp beraberce annemin ayaklarına kapanmışlar ve günanlarını boyunlarına alarak tecrübesizliklerinden faydalanıp onları baştan çıkaran mösyöden şikâyet etmişler. Annem bu gibi şeylerde şakaya gelmezdi, o da babama şikâyet etmiş. Babam işleri kısa tutardı. Hemen edepsiz Fransızı çağırtmış. Mösyönün bana ders vermekte olduğunu söylemişler. Babam benim odama geldi. Bu sırada Beauprès karyolada masum bir uyku çekiyordu. Ben de kendi işimle meşguldüm. Şunu söyleyeyim ki, benim için Moskova’dan bir coğrafya haritası getirtilmişti. Hiçbir işe yaramadan duvarda asılı duruyor, büyüklüğü ve kâğıdının iyiliğiyle çoktan beri içimi çekiyordu. Bundan uçurtma yapmaya karar vermiş, Beauprès’nin uykusundan faydalanarak işe koyulmuştum. Babam içeri girdiğinde uçurtmanın kuyruğunu Ümit Burnu’na takıyordum. Benim coğrafyayla böyle uğraştığımı görünce kulağımı çekti, sonra Beauprès’ye doğru koşarak onu hiç de nazik olmayan bir şekilde uyandırdı ve azarlara boğdu. Beauprès büyük bir şaşkınlık içinde doğrulmak istedi fakat beceremedi: Zavallı Fransız fitil gibi sarhoştu. O zaman mesele kökünden halledildi. Babam onu yakasından kavradı, yataktan çekip kaldırdı, kapı dışarı attı ve Saveliç’in anlatılmaz sevinçleri arasında evden kovdu. Benim tahsil ve terbiyem de böylece sona erdi.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.