Uzun Bir Ömür İçin Uzun Bir Elbise

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Tutkunun dili yeniden biçimleniyor.
Bin Yapraklı Lotus ve İçimizdeki Şato adlı öykü kitaplarından sonra İblisname adlı romanıyla tanınan, günümüz edebiyatının kendi dünyasını kurmuş yazarlarından İnan Çetin, yeni romanı Uzun Bir Ömür İçin Uzun Bir Elbise’de Türkiye’nin çok uzak olmayan bir tarihine, 1940’ların İstanbul’una götürüyor okuru.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, Haliç kıyısındaki Balat semtinde, müzisyen bir Türk genciyle Musevi bir kız arasındaki ilişki, nişanlılıktan evliliğe doğru giderken hızla dramatik bir öyküye dönüşüyor. Lina ile Fuat, dünya savaşırken kendi savaşlarını veriyor, farkında olmadan da birbirleriyle savaşıyorlar. Saklı duygular, gizli düşünceler, karşı hamleler, kıskançlıklar, kederler ve kadere teslimiyetler arasında aşkın gelgitleri yaşanıyor.
İnan Çetin, toplumsal ve tarihsel bir çerçevenin içine metaforlu, simgeli, muammalı ve aslında “felçli” bir aşkın manzarasını ustalıkla yerleştiriyor.

Leyla Beni Fuat’la Tanıştırıyor


Bu dünya neye benzer söyleyeyim mi?
İnsanın rüyasında gördüğü şeylere.
Feridüddin-i Attar


 


“Anlatacaklarımın hoş şeyler olduğunu söyleyemem, ancak uzun süreden beri suskunum, bu da pek hoş sayılmaz.”
Odada uzun bir sessizlik oldu. Bunca yıldır belleğine ağırlık veren her neyse yavaş yavaş gözlerine çöküyor, yaşlı insanlarda pek rastlanmayan bir hız, bir esneklikle yüzünü sık sık ışığa dönüyordu. Beni ona en fazla yakınlaştıran şey neydi, şimdi tam olarak söyleyemem ama saygı gösterilmesi gereken ender insanlardandı.
Geniş çevrelerce tanınmıyordum henüz, dergilerde birkaç yazım ve bir kitabım yayımlanmıştı ama anılarını yazdırmak için beni seçmişti. Çok yaşlıydı: Lekelerle kaplı elleri, kadim bir beklentinin, neredeyse ilahi bir adaletin sembolüymüş gibi parlayan yorgun gözleri, kalın beyaz kaşları, boğuk sesiyle mitolojik tanrıları andırıyordu.
Beni onunla Leyla tanıştırdı. O zamanlar, her ne kadar yazıp çizen biri olsam da her şeyin, insanın da, eşyanın da yalnızca dış kabuğunu görüyordum ki, ancak bir aptal böyle bakar dünyaya. Ama değişiyordum. Hayatım boyunca arzuladığım, nihayet bir parçası olduğum şeylerden uzaklaştıkça zihnim açılıyordu.
Fuat, yaşı iddia ettiğim gibi epey ilerlemiş olsa da pörsümüş bir ihtiyar olmaktan uzaktı. Hâlâ dinç, ince bir görüntüsü vardı. Karşısındakine şunu düşündürüyordu: “Şu yaşlı ama canlı kara gözlere bakın, o gözlerin ne gördüğünü merak ediyor insan.” Gerçekten de o iki kara göz, hayatta çok şey görmüş, yaşamıştı.
Onun hayatının izlediği çizgiyi çözmek için ruhani bir rehberliğe ihtiyaç duyabiliriz, çünkü –her birimizin yaşamı kaçınılmaz olarak sıkıntılarla, sınamalarla dolu olsa da– hayatı adeta kurgulanmış, içinde türlü tuzaklar, dolambaçlar barındırıyor.
Bu yüzden, onu dinlerken dehlizlerden gelen seslere kulak verircesine ısrarla aynı sözü söylüyordum: “Anlattıklarınız gerçekten inanılmaz!”
“Niye ama, bana inanmıyor musun?” diyor, Leyla’ya dönüyordu: “Senin şüphen var mı?”
Pek mütevazı koşullarda yaşadığı için alçakgönüllüydü, espriliydi. Hayatının en güzel yıllarını, dünyanın en güzel yeri olduğuna inandığı İstanbul’da geçirmiş, şimdi de “olağanüstü” dediği ülkesinin geçmişinin muhasebesini kendi hayatı üstünden yapıyordu. Birbirini sessizce tekrarlayarak, bir gerçekleşip yine gerçekdışı olup değişerek süren sözleriyle birlikte, her bir gözeneğinden, her bir gözbebeğinden öfke ve keder sızıyordu.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.