Üç Romantik Hikâye

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Sabahattin Ali, “Üç Romantik Hikâye”de çağlarını aşarak, günümüze ulaşan üç yazardan seçtiği birer hikâyeyi bir araya getiriyor: Heinrich von Kleist’tan “San Domingo’da Nişanlanma”, Adelbert von Chamisso’dan “Peter Schlemihl’in Acayip Sergüzeşti” ve E. T. A. Hoffman’dan “Duka ile Karısı”.

Tercüme Bürosu’nda Batı klasiklerini Türkçeye kazandırma amacıyla başlatılan çeviri seferberliğinin önemli bir parçası olan Alman klasiklerinin editörlüğünü de üstelenen Sabahattin Ali’nin Almancadan çevirdiği “Üç Romantik Hikâye”, ilk kez 1943’te Ankara Maarif Vekilliği tarafından yayımlanmıştır.

“Romantik cereyan, dünya edebiyatına verdiği eserlerden ziyade, Almanya’nın, hatta Avrupa’nın sanat ve fikir hayatına yaptığı tesirle anılır. Yalnız birkaç kişi, çığırlarının sınırlarını aşarak bütün insanlığın malı olacak eserler meydana getirmişler ve bu güne kadar canlılıklarını muhafaza etmişlerdir ki, biz bu kitapta bunlardan birer örnek vereceğiz.” - Sabahattin Ali

Bu eserle okuyuculara, Alman romantik edebiyat çığırının belli başlı üç mümessilinden birer hikâye veriyoruz.

On sekizinci asrın sonlarında, Alman klasik edebiyatının en büyük simaları olan Goethe ile Schiller, Weimar’da birlikte çalışmaya, eserler yaratmaya devam ederken, Jena’da “Edebiyat ve Felsefe Birliği” diye bir teşekkül meydana geldi, ki sonradan bu, “Romantik Çığır” diye edebiyat ve kültür tarihlerinde yer almıştır.

Bu çığırın son mensuplarından biri olan Eichendorff, yazdığı bir edebiyat tarihinde, onun hakkında şöyle diyor: “Muhteşem bir havai fişek gibi gökyüzüne yükseldi, karanlık muhitini kısa bir zaman fevkalade bir ışıkla aydınlattıktan sonra dağılıp binlerce küçük yıldız haline geldi; hiçbir iz bırakmadan kayboldu.”

Bu tarif pek de doğru sayılamaz, çünkü bu çığırın yolunda yürüyen bütün romantik Alman şair ve ediplerinde onun tesirlerini görmek, hatta izlerini bugüne kadar kovalamak mümkündür.

“Romantik” kelimesi bile bugünkü mânasını o zaman almıştır. Aslında “romanlarda olduğu gibi”, yani gündelik hakikatlerden ayrı, muhayyel, mânalarına gelen bu kelime, hoş bir tabiat manzarası, güzel bir harabe gibi şeyler hakkında kullanılır; edebiyatta ise, mucizelere inanan Katolik muharrirlerin eserlerine, eskiçağ klasiklerinin karşıtı olarak, romantik denirdi.

On sekizinci asrın sonuyla on dokuzuncu asrın başına raslayan devirde Jena’da bir araya gelen Schlegel Kardeşler’le Tieck gibi şairler bu kelimeyi başlı başına bir edebi cereyanın ismi haline getirdiler. Jena’da o sırada Fichte, Schelling, Steffens gibi filozoflar da bulunuyordu, bu şehrin Schiller ve Goethe yüzünden meşhur olan üniversitesinde ders veriyorlardı. Sonradan Novalis de bu gruba katıldı. Bütün bu adamlar, on sekizinci asrın akla dayanan uyanık dünya görüşünden bıkmış kimselerdi. Daha doğrusu, bu dünya görüşünün doğurduğu Fransız ihtilalinden ürkerek, kendi kabuklarına, hayal dünyalarına çekilmek, içinde bulundukları günlerin meselelerinden kaçmak istiyorlardı.

Bunun için eski Alman şairi anlayışına dönmek yolunu tuttular, “Şiirle hayatın birliği”ni yeniden kurmak istediler. Dante’den Tasso’ya, eski İspanyol romanslarından Cervantes’e kadar bütün “Roman” kavimleri edebiyatını tercüme edip Almanya’da yaydılar. Hatta romantik kelimesinin kökünün buradan geldiğini ileri sürdüler. Fakat yalnız bu sahaya kapanıp kalmıyorlar, Şark’ın masal dünyasından Shakespeare’e kadar her yerde kendi fikirlerine uyacak şeyler arayıp buluyorlardı. Ama onları asıl kendine bağlayan, bütün coşkun sevgilerine mevzu olan, Ortaçağ ile bu devrin kendine mahsus her türlü görünüşleriydi. Bu Ortaçağ sevgisinde o kadar ileri gidiyorlardı ki, o devri yıkan Rönesans’a düşman kesiliyorlar, Protestanlığı hor görüyorlar, bir Katolik mistikliğine gömülüyorlardı. Hatta bu çığırın mensuplarından ikisi, Friedrich Schlegel ile Zacharias Werner, mezhep değiştirmiş, Roma kilisesine dönmüşlerdi. Sonra, bütün milletlerin sanat şekillerine geçit resmi yaptırmak arzusuyla gazelden mesneviye ve romansa kadar türlü kalıplarda şiirler yazıyorlar, bu şekle bağlılık yüzünden çok kere iç güzelliğini gözden kaçırıyorlardı.

Onların bu halleri, Goethe’nin “Klasik sağlam, romantik hasta demektir” gibi ağır bir hüküm vermesine sebep olmuştu. Fakat o da bu cereyanda bazı müspet taraflar bulunduğunu inkâr edemiyordu. Sonraları: “Bugünkü yeni dindar Ortaçağcılarımızın bazı yenip yutulmaz şeyler ortaya atmış olmaları, beni yanlış hükümlere götürmüyor. Bu hevesleri ve gayretleri yüzünden bazı paha biçilmeyecek kıymette şeyler de meydana çıkıyor” diyen de yine Goethe’dir. Hatta onun edebî hayatının başlarında da, Ortaçağa ve Gotik devre bir meyil, eserlerinde bu devrin bir aksini bulmak mümkündür. Fakat sonradan köklerini tamamıyla Eski Yunan ve Latin’e salmış, klasik bir toprakta meyvelerini vermiştir.

Romantik cereyan, dünya edebiyatına verdiği eserlerden ziyade, Almanya’nın, hatta Avrupa’nın sanat ve fikir hayatına yaptığı tesirle anılır. Yalnız birkaç kişi, çığırlarının sınırlarını aşarak, bütün insanlığın malı olacak eserler meydana getirmişler ve bugüne kadar canlılıklarını muhafaza etmişlerdir ki, biz bu kitapta bunlardan birer örnek vereceğiz.

Bunlardan birincisi, Heinrich von Kleist’ın “San Domingo’da Bir Nişanlanma”, İkincisi, Adelbert von Chamisso’nun “Peter Schlemihl’in Acayip Sergüzeşti”, Üçüncüsü de, E. T. A. Hoffmann’ın “Duka ile Karısı” adlı hikâyeleridir.

San Domingo adasının Fransızlara ait olan kısmındaki Port au Prince civarında, bu asrın başlarında, siyahların beyazları öldürdükleri sıralarda, Monsieur Guillaume de Villeneuve’ün fidanlıklarının bulunduğu çiftlikte Congo Hoango adında ihtiyar, korkunç bir zenci yaşıyordu. Afrika’nın Altın Sahili’nden getirilmiş olan ve gençliğinde sadık, dürüst tabiatlı görünen bu adam, Kuba’ya giderlerken bir kere canını kurtardığı için efendisinden sonsuz iyilikler görmüştü. Monsieur Guillaume ona hemen hürriyetini bağışlamakla ve San Domingo’ya döndükleri zaman ev ve tarla vermekle kalmamış, birkaç sene sonra, memleketteki âdetin aksine, onu, bir hayli çok olan mülklerinin başına kâhya tayin etmiş, yeniden evlenmek istemediği için de, adamın eski karsının uzak akrabasından Babekan adında ihtiyar bir melez kadını, çiftlikten alıp karı yerine onun yanına katmıştı. Hatta, zenci altmış yaşına vardığı zaman, oldukça yüksek bir maaşla onu istirahate çekmiş, vasiyetinde ona mirasından bir pay ayırmakla da, iyiliklerini son haddine vardırmıştı. Fakat bütün bu minnettarlık alametleri, Monsieur Villeneuve’ü bu kindar adamın hudutsuz öfkesinden koruyamadı. Congo Hoango, Konvansiyon meclisinin düşüncesiz tedbirleri yüzünden bu çiftliklerde alevlenen ve herkesi saran intikam sarhoşluğu sırasında ilk silaha sarılanlardan biriydi; sonra da kendisini yurdundan koparıp ayıran zulmü düşünerek, efendisinin beynine bir kurşun yollamıştı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.