Türkiye’de Görülecek 123 Yer

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Türkiye’nin en görülmeye değer kentlerini, kasabalarını, köylerini ve anıtlarını zengin bilgilerle aktaran bu kişisel seçki, zevk sahibi gezginler için dört dörtlük bir rehber niteliğinde. Türkiye’yi otuz yılı aşkın bir süredir gezmekte olan Russell, hem söz konusu durakları ilk kez ziyaret edecekler için mükemmel bir yol arkadaşı olmayı, hem de konunun uzmanlarını ilgilendirecek bilgiler sunmayı başarıyor.

“Türkiye’de Görülecek 123 Yer”, İstanbul’dan güney kıyılarına, Kapadokya’dan Selçuklu ve Osmanlı uygarlıklarının önemli anıtlarına ve Antikçağ’ın Hellenistik, Roma, Bizans, Ermeni ve Gürcü sit alanlarına, bu büyüleyici coğrafyayı bütün zenginliğiyle tanıtan özlü bir rehber.

İstanbul

Hiçbir kentin emperyal geçmişi 15 yüzyılı aşkın bir süre birbirini izleyen imparatorlukların başkenti olmuş İstanbul’unkinden daha köklü değildir. Avrupa’yı Anadolu’dan ayıran Boğaziçi’nin batı yakasında yerleşim tarihi üç binyıl önceye iner; MÖ 667’de kurulan Byzantium kentinin ilk adı, kurucusu Megaralı Byzas’tan gelir. Marmara Denizi ile Haliç arasındaki üçgen yarımadanın ucunda yer alan bu kent MÖ 512’de Perslerin eline geçtiyse de, MÖ 478’de Pausanias tarafından geri alındı. Daha sonra sırasıyla Atina, Sparta, Büyük İskender ve sonunda Roma egemenliğine girdi. Roma İmparatorluğu’nun doğudaki yayılma girişimleri, Constantinus’u stratejik önemi apaçık olan Byzantium’u MS 330’da başkent edinmeye yöneltti. Yeni Roma, yani daha sonraları genellikle kullanılacak adıyla Konstantinopolis hızla büyüdü. Bu süreç muazzam kara surlarını inşa ettirerek, kentin batıya doğru önemli ölçüde genişlemesini sağlayan II. Theodosius (MS 408-450) ve görkemli Ayasofya Katedrali’ni yaptıran İustinianos (MS 527-565) başta olmak üzere, Constantinus’un ardılları döneminde devam etti. Felaket getirici Dördüncü Haçlı Seferi’ni (1204) izleyen Latin yönetimiyle kesintiye uğrayan Bizans İmparatorluğu’nun “gerileyişi” sürüncemeliydi ve hiç de kaçınılmaz değildi. Araya askeri canlanış dönemleri ve birbirini izleyen sanatsal yenilenme evreleri girdi. Başta Ayasofya olmak üzere, Konstantinopolis’in görkemli anıtları, imparatorun aynı zamanda Mesih’in yeryüzündeki vekili sayıldığı bir imparatorluğun kalıcı otoritesine tanıklık eder.

Konstantinopolis’i 1261’de geri alan VIII. Mihail’den sonraki imparatorların güçsüzlüğü gittikçe belirginleşse de, Fatih Sultan Mehmed’in 1453’te kenti ele geçirmesi Batı Avrupa genelinde haklı olarak sarsıcı bir olay olarak görüldü. Fatih Sultan Mehmed (II. Mehmed) bu ödülün ne kadar önemli olduğunun gayet farkındaydı. Osmanlı ordusundan kaçıp sığınanların acımasızca temizlendiği Ayasofya’yı hemen bir camiye çevirdi. Günümüzde kentin silüetine hâkim heybetli selatin camiler dizisinin ilki olan Fatih Camii’nin yanı sıra, Bizans öncelleriyle boy ölçüşecek çapta iki saray yaptırdı. Daha büyük olan ikincisini, yani Topkapı Sarayı’nı gezen biri, Osmanlı saray yaşamının ve Bâbıâli teşrifatının izlerini hâlâ görebilir. Osmanlılar güvenilir devlet adamlarına dayanan incelikli bir yönetim sistemi geliştirmişlerdi. Bunlardan ikisi, Rüstem Paşa ve Sokollu Mehmed Paşa 16. yüzyıl İstanbulu’nun en çekici camilerini yaptırdı. Osmanlıların uyruk halkları denetim altında tutmasının oldukça etkili yollarından biri, yetenekli çocukları devşirme sistemiyle devlet hizmetine almaktı. Korku salan Yeniçeri Ocağı mensuplarının birçoğu devşirmeydi. Bunlardan biri de Kanuni Sultan Süleyman’ın dört seferinde bir askeri mühendis olarak yer aldıktan sonra, 1538’de hassa başmimarlığına atanan Sinan’dı. Süleyman’ın fetihleriyle Osmanlı gücü zirveye ulaşırken, Sinan da Osmanlı mimarisinin doruğunu temsil edecek binalar yaptı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.