Tolstoy’un Yaşamı

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Tolstoy’un Yaşamı”, yazara büyük hayranlık duyan ve onun yazın yaşamını dönemlere ayırma gereği duymadan bütünü ile seven birinden, büyük romancı Romain Rolland’dan ona bir selam. Tolstoy, her dönemde olduğu gibi, on dokuzuncu yüzyıl sonrasında da herkesi eserleriyle birleştiriyor çünkü. Her kesim-den insan onun evrenselliğinde birleşiyor, onda ken-dini buluyor. Romain Rolland, Lev Nikolayeviç’in yaşamını anlatırken, ona yönelik iddiaları da ele alıyor: Tolstoy başkalarının fikirlerinden etkilendi mi, kriz öncesi ve sonrası diye iki kategoride değerlendirilebilir mi?..

Tolstoy düşüncenin ayrıcalıklı kişilerine seslenmez, sıradan kişilere, iyi niyetli insanlara seslenir. Bizim bilincimizdir. Bizim, biz orta halli insanların, düşündüğümüzü, kendi içimizde okumaktan korktuğumuzu söyler. Gururla dolup taşan bir önder değildir bizim için, insanlığın yukarısında, sanatlarının ve arılıklarının tahtında oturan, mağrur dehalardan değildir. Tolstoy –mektuplarında da kendini bu en güzel, en tatlı adla adlandırmaktan hoşlanırdı– bizim “kardeşimiz”dir.

Rusya’nın yüz yıl önce yeryüzüne ışık saçmaya başlayan büyük ruhu, benim kuşağımdan olanların gençliğini aydınlatan en arı ışık olmuştu. Sona ermekte olan on dokuzuncu yüzyılın koyu gölgelerle dolu alacakaranlığında, bakışı delikanlı ruhlarımızı çeken, yatıştıran, avutucu yıldızdı. Tolstoy’u sevilen bir sanatçıdan daha fazla bir şey, bir dost, en iyi dost sayanlardan –Fransa’da çoktur böyleleri–, hattâ, birçokları gibi, onu bütün Avrupa sanatı içinde biricik gerçek dost sayanlardan biri olarak, ben de bu kutsal anıya minnet ve sevgi borcumu ödemek istedim.

Onu tanımaya başladığım günler düşüncemden hiçbir zaman silinmeyecek. Yıl 1886. Birkaç yıllık sessiz bir filizlenmeden sonra, Rus sanatının eşsiz çiçekleri Fransa topraklarında görünmeye başlamıştır. Tolstoy’dan, Dostoyevski’den yapılan çeviriler, ateşli bir ivmeyle, bütün yayınevlerinde birden yayımlanıyordu. 1885-1887 arasında, “Savaş ve Barış”, “Anna Karenina”, “Çocukluk ve Delikanlılık”, “Polikuşka”, “İvan İlyiç’in Ölümü”, Kafkasya öyküleri ve halk masalları Paris’te yayımlanmıştı. Yüce bir ömrün yapıtı, yeni bir dünya yansıtan yapıt, birkaç ay, birkaç hafta içinde, gözlerimizin önüne seriliyordu.

Ecole Normale’e yeni girmiştim. Bütün arkadaşlar pek farklıydık birbirimizden. İçinde filozof Georges Dumas gibi gerçekçi ve alaycı kimseler, Suarès gibi İtalyan Rönesansının tutkusuyla yanıp tutuşan ozanlar, klasik geleneğe bağlı kalanlar, Stendhal’ciler, Wagner’ciler, tanrısızlar, gizemciler bulunan küçük topluluğumuzda, nice tartışmalar çıkıyor, nice uzlaşmazlıklar oluyordu; ama, birkaç ay boyunca, Tolstoy sevgisi hemen hepimizi birleştirmişti. Herkes farklı nedenlerle seviyordu onu: çünkü herkes onda kendini buluyordu; herkes için yaşamın bir açınlaması, uçsuz bucaksız evrene açılan bir kapıydı. Çevremizde, ailelerimizde, illerimizde, Avrupa’nın en uzak köşesinden gelmiş yüce ses, hep aynı sevgiyi uyandırıyordu, kimi zaman şaşırtıyordu bu sevgi insanı. Bir kez, bizim Nevers’li bir burjuvanın, sanatla hiç ilgilenmeyen, hemen hiçbir şey okumayan bir kimsenin, “İvan İlyiç’in Ölümü”nden yoğun bir heyecanla sözettiğini görmüştüm.

Kimi seçkin eleştirmenlerin yazılarında, Tolstoy’un düşüncesinin en iyi yanını bizim romantik yazarlarımıza: George Sand’a, Victor Hugo’ya borçlu olduğu savıyla karşılaştım. Hiç katlanamadığı George Sand’ın Tolstoy üzerinde bir etkisi bulunmasının gerçeğe benzemezliğini tartışacak, J.-J. Rousseau ile Stendhal’in çok daha gerçek olan etkisini de yadsıyacak değilim, yalnızca Tolstoy’un büyüklüğünü görüşlerine bağlamanın onun büyüklüğünü, üzerimizdeki büyüleme gücünü kavrayamamak olduğunu söyleyeceğim. İçinde sanat devinen düşünce halkaları en sınırlı halkalardandır. Gücü bunlarda değildir, onlara verdiği anlatımda, kişisel sesinde, sanatçının damgasında, yaşamının kokusundadır.

Tolstoy düşüncelerini başkalarından almış olsa da, olmasa da –ileride göreceğiz bunu–, onun sesi gibi bir ses daha hiç çınlamamıştı Avrupa’da. Ne zamandır beklediğimiz, gereksinimini duyduğumuz bu ruh ezgisini işitince duyduğumuz heyecan titremesi başka türlü nasıl açıklanır? Modanın hiçbir etkisi yoktu duygumuzda. Çoklarımız, benim gibi, Eugène-Melchior de Vogüé’nin “Rus Romanı” konusundaki kitabını Tolstoy’u okuduktan sonra tanımıştır. Üstelik bu yazarın hayranlığı bizim hayranlığımızın yanında sönük kaldı. M. de Vogüé her şeyden önce bir yazın adamı olarak yargıya varıyordu. Bizim içinse, yapıta hayran kalmak çok az bir şeydi. Biz onu yaşıyorduk, o bizimdi. Ateşli yaşamıyla, gönül gençliğiyle bizimdi. Alaylı düş kırıklığıyla, amansız açık görüşlülüğüyle, ölüm saplantısıyla bizimdi. İnsanlar arasında gerçekleşmesi istenen kardeşlik ve barış sevgisiyle bizimdi. Uygarlığın yalanları karşısındaki korkunç suçlamasıyla bizimdi. Gerçekçiliğiyle de, gizemciliğiyle de bizimdi. Doğa soluğuyla, görünmez güçleri sezişiyle, sonsuzluk karşısındaki baş dönmesiyle bizimdi.

Werther kendi kuşağı için ne idiyse, bu kitaplar da bizim için oydu: güçlerimizin ve zayıflıklarımızın, umutlarımızın ve korkularımızın eşsiz aynası. Bütün bu çelişkileri uzlaştırmayı düşündüğümüz bile yoktu, hele Paul Bourget’nin yaptığı gibi, ölümünün hemen ardından “Savaş ve Barış”ın Homeros’u andıran ozanını kendi parti tutkularının düzeyine indirenlere uymak, evrenin yankılandığı bu çok yönlü ruhu din ya da politikanın dar çerçevelerine sıkıştırmak hiç aklımıza gelmiyordu. Bizim ortamımız bir dehanın ölçüsü olabilir miydi? Tolstoy benim partimden olmuş, olmamış, ne önemi var! Dante’nin, Shakespeare’in soluklarını içime çekmek, ışıklarını içmek için, bu büyük sanatçıların hangi yandan olduklarına bakıyor muyum?

Biz, bugünün eleştirmenleri gibi: “İki Tolstoy var, bunalımdan önceki ile bunalımdan sonraki; biri iyidir, öteki değildir”, demiyorduk. Bizim için yalnız bir Tolstoy vardı, onu bütünüyle seviyorduk. Çünkü içgüdüyle, böyle ruhlarda her şeyin tutarlı, her şeyin birbirine bağlı olduğunu seziyorduk.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.