Sürgün Ruhun Rüya Defteri

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Bir kentin uzantısından başka nedir ki bir ruh?

Yıllar önce işlediği bir günahla kirlenen ruhunu zamanla, hem de zamanın ta kendisiyle arındırmaya çalışan çaresiz bir adam; dönüştükçe değişen, değiştikçe yıkılan bir ömür; Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Uzakdoğu’dan İstanbul’a uzanan çarpıcı bir hikâye...

YKY okurlarının “Magda Döndüğünde” ile tanıdıkları Ömer F. Oyal, “Sürgün Ruhun Rüya Defteri”nde mucizeyle sınanmış lanetli bir adamın tedirgin sesine kulak veriyor: “Dilin zamanlarüstü yasası”nın izinde, zaafların ve erdemlerin, iyi’lerin ve kötü’lerin ötesine bakıyor... Yerini yadırgayan bütün ruhlar için.

Uçuruma doğru giden atın üzerinden bir türlü atlayamazsınız. Felaketinize yapışmışsınızdır. Günahına tutkuyla sarılmak... O zamanlar, günahı onarmak üzere bir hayatı inşa etmeyi anlamıyordum henüz. Sadece ürperdiğimi biliyorum. O rahibin kendini suçlu hissetmesinin ululuğu ve benim boş vermişliğimdeki sefil zavallılık. İki ruh arasında fark bu kadar olur! O merdivenlerin başında gerçekten utanmıştım. Utanç, ruhu olgunlaştıran yağmur gibidir. Utanç hissetmeyen bir ruhun arınması mümkün değil. Utancı acı, acıyı çaresizlik, çaresizliği yine utanç izler. Böylece kavrula kavrula arınıp yavaş yavaş başka birisi olursunuz.

Cihan Türkkan, yani bu özenli ve derli toplu ofisin sahibesi, dünyadaki günlerini şu ya da bu şekilde doldurup öldüğünde, ruhunun terk etmiş olduğu yorgun ama hâlâ alımlı ve esmer görünen bedeni, Maçka Parkı’ndaki üç-dört metrelik setlerden birinin altında bulunmuştu. Çoğunlukla sıra dışı ve erken ölümlerin (erken ölüm de ne demekse!) kişinin dünyadaki günlerinin haksız biçimde kesilivermesi demek olduğunu düşünürüz. Oysa bu, yazgı denilen şeyi oldukça çarpık ve neredeyse insani bir bakışla değerlendirmek demektir. İnsan genellikle, yazgıyla 70-80 yıllık bir sözleşme yapan bir kiracı gibi görür kendini. Sözleşmenin günün birinde ev sahibince tek taraflı olarak feshi haksızlık olarak değerlendirilse de sonsuzluğun bakış açısı asla böyle değildir. Cihan Türkkan’ın sözleşmesinin kesilivermesine gelecek olursak, Adli Tıp, ölümün teknik nedeninin boyun kırılması olduğunu söylüyor. Ama teknik açıklama kadının nasıl ve neden öldüğünü anlatmıyor elbette. Öncelikle bu yükseklikten düşüp ölüvermek pek sık rastlanan bir şey değil. Düşüp ölüvermek için bile teknik olarak uygun biçimde ve uygun bir yerden uçmanız gerekiyor demek ki. Kaldı ki, kadının düşerek öldüğüne kesin olarak hüküm verebilmek için de elde fazlaca bir kanıt olmadığını kabul etmek gerekir. Ne bir görgü tanığı, ne bir delil, ne de bir ipucu. Yine de tüm bu bilinmezliklerin üzerinde bir gerçek apaçık ortada: Cihan Hanım artık yok! Başka bir deyişle dünya, artık Cihan Türkkan olmadan dönecek. Bu eksikliğin dünyanın umurunda olmadığını tahmin etmek hiç de zor değil üstelik. Öyle ya, bir dünya savaşında otuz milyon kişinin beş-altı yılda ölüp gidivermesi bile dünyanın dönüşünü yavaşlatmazken, Cihan Türkkan’ın ölümü nedir ki! Bir ölüm maalesef ancak yakın çevresi için gerçek bir değişim yaratabilir. Ölenin ailesi önce bu eksikliğin doğurduğu acıya alışacak, ardından da hayatını bu boşluğun yarattığı şartlara göre yeniden düzenleyecek. Biraz acımasız gelecek ama fertlerinden birinin ölümü, aile için yeni bir başlangıç olacak. Çalıştığı işyerinde, fazlaca derin olmayan birkaç günlük bir üzüntü yaşanacak, ardından eşyaları –masasındaki resimler, çekmecelerindeki ıvır zıvır, yarım paket diyet kraker, bir adet hırka, makyaj malzemeleri, yedek bir çift ayakkabı gibi şeyler– toplanacak; dosyaları, yerini alacak yeni kişinin işlere hâkim olabilmesi için düzenlenecek; gereksiz şeyler ise atılacak. Hiçbir ölü sonsuza kadar hatırlanmaz zira. Ölümün izleri silinmeli, hayat kaldığı yerden devam etmelidir. Faturalar ödenmeli, işleri yarıda kalan müşteriler için yeni bir çalışan tedarik edilmelidir. Cihan Türkkan tek başına bir ofiste çalışıyor olsaydı, tüm bu işler kuşkusuz ailesi için daha bir ağır olacaktı. Malum, ölen birinin ardından bir evi dağıtmak çok acı olsa da bir işyerini, bir ticarethaneyi dağıtmak çok daha sıkıcı bir dizi prosedürü gerektirir. Oysa Cihan Hanım’ın ofisi için böylesi bir durumdan söz edilemez. Teşvikiye’de, Cihan Türkkan, Merve Derinsu ve Egemen Gün isimli üç psikiyatrın ortaklaşa kullandıkları gösterişli bir apartman dairesi burası. Apartmanın girişi dahi, bakanlarda güngörmüşlükten kaynaklanan bir saygınlık uyandırıyor. Girişe serilen kırmızı halı, duvardaki İtalyan fresklerinin çok da kötü olmayan bir kopyasının yarattığı Rönesans inceliği havası, insanı daha kapıda yakalayıveriyor. Bazen kopyaların da gerçekleri gibi aynı duyguları yaratabildiği olur. İtalya’da bir katedralin duvarını süsleyen asıl freskteki düşünceli meleğin yüzü, bu kopyada biraz daha sevinçli gibi duruyor ama olsun. Belki de ona bu ifadeyi veren, küçük ve çocuksu dudağındaki aşırıya kaçmış kıvrılmadır. Evet, renkler de aslı kadar canlı değil muhakkak. Tüm bunlara rağmen, bu kopya girişte oldukça iyi duruyor. Eski tip demir işlemeciliğinin örnekleriyle bezenmiş asansörle çıkılan kat, apartmanın klasik üslubundan kurtulmak istenircesine canhıraş bir çabayla beyaz bir minimallikte döşenmiş. Klasik bir sterilliğin karnına gömülmüş minimal bir sterillik. Şehrin tüm kabalığından ve özensizliğinden arındırılmış bir ruh sağaltım mahfili burası. Yine de bir odanın boşaltılıp temizlenmesi, ölenin izlerinden arındırılması gerekiyor işte.

Gülay, on gündür kapalı, dolayısıyla havasız kalmış ofise girip Cihan Hanım’ın masasına oturuverdiğinde, hayatta olmanın boş gururuyla etrafına bakınıyor önce. Ölünün anılarından arınma işlemleri, üç psikiyatrın birden sekreteri olma sıfatıyla onun sırtında. Pek de şikâyetçi görünmüyor yine de. Cihan Türkkan’sız bir dünya hiç de boşalmış gibi gözükmüyor gözlerine. Hatta biraz ferahlamış olduğu bile söylenebilir. Dışarıda Ocak kışı hükmünü sürdürmekte ısrarlı. Buna rağmen camları açıyor. İçeri giren taze ve soğuk havayla birlikte Cihan’ın havasızlıkla mumyalanmış kokusu önce çözülmeye, ardından erimeye başlıyor. Süratle içeri doluveren serinlik, Gülay’ın yaşayanlara özgü kibrinin daha bir serpilmesini sağlıyor sanki. Belki ilk kez Cihan’dan daha güçlü olduğunu hissediyor. Ondan çok daha yukarıda, varlıklar dünyasında yer alıyor her şeyden önce. Ayrıca, onun terk ettiği hayatın devamını görebilme gücüne de sahip ki, bu da az bir şey sayılmaz. Gayet iyi yanan kalorifere rağmen iyice soğumaya başlayan odada bir sigara yakmaya karar veriyor. Cihan Türkkan’ın henüz hayatta olduğu o pek de uzak sayılmayacak eski günlerde, işin doğrusu, daha on gün önce asla düşünülemeyecek bir karar bu. Aslında bu geniş ve gösterişli dairenin hiçbir odasında sigara içilemiyor. Buranın arınmış ve korunmuş bir mahfil olduğunu daha önce söylemiştik... Yine de esmer ve ufak tefek genç kadın, varoluşunu sürdürebilmesini bir sigarayla kutsamaktan vazgeçmiyor. İçeride gezinen serin rüzgârın sayısız kollara ayırdığı duman, Cihan’ın anısından intikam alırcasına odanın her yanını muzaffer bir işgal ordusunun fener alayı gibi dolaşarak açık pencereden çıkıp gidiyor. Sigaranın küllerini silktiği dışı sırlı, içi mavi desenli toprak çanağın kendine özgü mavisinde, bir an Marakeş’te güneşin altında kemiklerinin ısındığını hayal ediyor Gülay. Bu elbette boş bir hayal değil. Daha doğrusu Gülay, bu çanaktaki mavinin Fas mavisi olduğunu elbette bilemez. Yalnızca, Cihan Hanım’ın onu bir Fas gezisi dönüşünde getirdiğini hatırlıyor. Masanın üzerindeki çerçevede, çoktan yıpranmış bir aile mutluluğu belgelenmeye çalışılmış. “Eskiden de sahteydi, şimdi sahtesi bile geçmişte kaldı.” Cihan Türkkan, kocası Murat, kızları Hilal objektife doğru gülümsüyorlar. Tek tek hepsinin yüzüne baktığında haksızlık ettiğini düşünüyor. “En azından bu fotoğrafın çekildiği günlerde bir aile saadeti yaşanıyordu belki de.” Zaten ancak en mutlu olduğumuz günlerin anılarını göz önünde bulundurmak isteriz. Kimse acılı hatıraların ortalıkta başıboş dolaşmasına izin vermez. Tanrı’nın oğlunu çarmıhta yitirmiş Hıristiyanlar ve tapınaklarını sonsuza dek kaybetmiş Yahudiler dışında tabii. Onlar unutmamak adına bu acıyı hep gözlerinin önünde bulundurmayı severler. Hıristiyanların haçları, sofu Yahudi evlerindeki boyanmadan bırakılmış bir parça duvar, acıyı acılarımızla kaynaştıran garip bir koridordan farksızdır. Evet, dine dair acılarda arındırıcı bir yan olsa da kendi basit hayatlarımızda böylesi bir şeyden söz edilemez. Çünkü kimse çektiklerinin daha üst bir boyutta anlamı olabileceği fikrine yanaşmaz. Onlar derhal unutulmuşlar dolabında hiçliğe karışmalıdırlar. Dolabın tıka basa dolu olması bile daha geniş bir görüş sağlamaz çoğu kez. Özetle, eski acılarınızı kırpıp kırpıp yıldız yapamazsınız.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.