Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım

PAYLAŞ
SATIN AL YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Melida Tüzünoğlu’ndan “müthiş sert” bir roman

Ambulansla Dünya Turu ve Annem Bir Robot Doğurdu kitaplarıyla tanınan, yeni kuşak yazarlar arasında şaşırtıcı dili ve kıvrak anlatımıyla öne çıkan Melida Tüzünoğlu’ndan yepyeni ve açıkçası sert bir roman: Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım.
Görkemli bir cam restoranda iş adamları ve iş kadınları; medya ve sanat insanları; tasarımcılar ve modeller ‘über’ eğitimli şeflerin hazırladığı antre, ana yemek ve tatlıları tadarken birbirlerine sırlarını ifşa ediyorlar. Günümüzün bir kahramanı olan Melodi ise bir türlü eskimeyen yeni zenginlere özgü bu şatafatın ne kadar içinde ise bir o kadar da dışında. Onun gözünde sahte ve gerçek birbirine ayna tutuyor. Bir akşam yemeği düşünün ki, sadece ‘bıçak’la yeniyor!
Kat kat makyajın hemen altındaki vahşeti ve şiddeti yazıyor Melida Tüzünoğlu; yazınsal bir cesaretle adeta “kötülüğün memurları”nın üstüne gidiyor.

Yeni bir yazardan tam da bugünlerin, deli dolu bir anlatımı: Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım.

Dimdik ama esnek
Uzun bir binanın tamamen camdan oluşan giriş katına konumlanmış restoranın şeffaf kapısını itip giriyorum içeri. Karşımda koyu kahve saçlarına hidrojen peroksit döktürmüş, cildini bir iki gün evvel kimyasal peeling ile tıraşlatıp parlatmış, bacaklarına bolca jojoba yağı sürmüş, platformlu rugan ayakkabılarını ve siyah mini payetli elbisesini giymiş, ağız kenarlarına yapmacık gülümseme efektleri yerleştirmiş, boğazını temizleyip sesini yükseltmiş ve bol rimelli gözlerini sonuna kadar açmış Fatoş duruyor.
Açıkgöz Fatoş, sıra sıra dizilmiş ufacık lambalarıyla elektriğin son hızla yalayıp yaktığı, durmadan yanıp sönen yılbaşı süslerine benziyor. Mağazadan yeni çıkmış kırmızı parlak ayakkabıları ve pulları iyi el işçiliğiyle bezenmiş elbisesi bunu pekiştiriyor. Cildinin ışıltısına pırlanta gerdanlığın ilave ettiği ışık huzmeleri gerçekten de göz alıyor.
İçinden “Harikayım” diyor Fatoş. Daha fazla, daha yakından görülmek istiyor. Avizenin tam altında duruyor. Avize tüm gücüyle çalışıyor. 75 voltluk 12 ampul sadece Fatoş için uğraşıyor. Nikola Tesla, New Yorker otelde, Fatoş için borç içinde ölüyor.
İç sesi, Fatoş’un meleği... “Saçlarını dağıt!” diyor Fatoş’a meleği, “Buranın en güzel, en başarılı, en güçlü kızısın!” diyor, “Hayranlık duyuyorlar sana!” diyor, “Herkese içtenlikle gülümse!” diyor, “Merhaba, Hoşgeldin de!” diyor, “O kadar sıcak ol ki!” diyor melek, “Burada olmayanlara, telefonuna düşen tüm e-maillerle, bildirimlerle, dürtmelerle ve yorumlarla yanıt ver ve bir bütün ol” diyor.
Parmakuçları sertleşiyor Fatoş’un cam ekrana bastırmaktan. Nasırlarını manikürcüde inceltiyor Fatoş. “Şey,” diyor, “en çok başparmaklarım.” “Bir daha bu kadar mesaj yazmayacağım” diyor iç sesi, Fatoş’un meleği. Cennetten düşmüş radyoaktif melek, Fatoş’u var olan ve olmayan topluluklara radyasyon gibi yayıyor.
Melek, yarı ömürlü. Radyasyonlu sıvılar gibi sürati azalıyor ama tükenmiyor. Bazen yer değiştiriyor melek. Sorumsuzca öteki kadınların da omurgalarına yerleşiveriyor. İncecik bir sıvıyla ense kökünden kuyruksokumuna doğru akıyor. Dimdik ve esnek yapıyor melek. Misafir karşılamanın ve arkadaş kalmanın kuralının bu olduğunu biliyor.
Fatoş’un meleği alıp başını gidiyor bazen.
İşte, melekler elle tutulmuyor.
Meleksiz kalan Fatoş’a doğruları söyletemezsiniz. Ezberlediği dil gerçekleri anlatmaz. Fatoş size iki gün önce çirkinlikten ölmek istediğini söylemez. Uyumak için uyku hapı içtiğini, asla. Karnındaki şişkinlikten kurtulmak için kolema yaptırdığını, yani başkalarına bağırsaklarını yıkattırdığını, detokstan vücudunda bir gram toksin kalmadığını, bir kare çikolatayı ağlaya ağlaya ısırdığını. Hayır. Koyu renk çıkan saç diplerinden nefret ettiğini, yağlı ve pütürlü cildinden utandığını, saatlerce makyaj yaparak ve yaptırarak gözlerini olduğundan büyük, burnunu olduğundan küçük göstermeye çalıştığını anlatmaz. Fatoş hep gülümser. 1967 yılında doğduğunu söylemez. Soranlara 75 doğumluyum der. Sekiz sene kazanır Fatoş. Kazandığı paralardan daha değerli bir sekiz sene. Kimliğini, ehliyetini ve pasaportunu her daim saklar.
Kendi yalanlarına inanmaya çalışır. Diyabet olduğu halde diyabet problemi yokmuş gibi yaşar. Tuvalete gidip gizlice karnına insülin iğnesini batırır Fatoş. Hastalığını kendi oturma odasından bile gizler Fatoş. Rahatlar. Kuaförde ve alışveriş merkezlerinde geçen hayatını, fön makinesinin ve klimanın osurduğu havayı soluduğunu, sarkan vücudunu toparlatmak için saatlerce masaja gittiğini, pedikür suyuna batırdığı ayaklarındaki deformasyonu. Hayır. Hayır. Hayat pozitif. İnsanları karşılar Fatoş. Mutlu, neşeli ve sıcaktır. Dışarıda bir stardır Fatoş. Star.
İçerideyse eski pijamaları, yarısı uçmuş saçları –diğer yarısı başkasının saçları çıt çıt!– açık alnı, soluk benzi, kırışıklıkları, hizmetçisi, porselen fincanda neskafesi ve yanında yediği beyaz leblebileri, içtiği slim sigaraları, kişisel gelişim kitaplarıyla dolu kütüphanesi ve ışıkları gece olana kadar yanmayan kasvetli evindedir Fatoş. Kapitone saten koltuklarına bitişen sehpası rustiktir Fatoş’un. Doğadan koparılan ağaç parçası, eve taşınana kadar binlerce işlemden geçmiş, gövdesindeki halkalar tek tek, saatlerce oyulmuştur. Tüm eğretiliğiyle natürel görünmeye uğraşırken gece gündüz hizmet veren sehpanın üstünde duran karton kapaklı moda ve tasarım kitaplarının her hafta tozunu aldırır Fatoş. Bazen sigarasını içerken karıştırır onları. Felaket somurtur. Hep nezledir. Nezle değilse griptir. Grip değilse kronik yorgundur Fatoş. Hizmetçisini insan yerine koymadığından, gülümsemez. Ancak bir dostu gelirse, belki. İşiyle ilgili biriyse gelen, kesin. Telefonu çalar. Bazılarını açar, bazılarını açmaz. Aynaya her baktığında diyet yapar. Gözleriyle bedenini bir beden küçültür. Bir beden küçültemezse, iki beden küçültür. Başkasının saçlarını banyodaki çekmecesine yerleştirir Fatoş. Bir sonraki davette kullanılmak üzere çekmeceyi iter. Başkasının gülümsemesini klozete atar, sifonu çeker. Başkasının ışıklarını söndürür Fatoş, karanlık bir kadına dönüşür. Meleği ölüverir evinde. Fatoş’un meleği can verir. Bu yüzden ahşap komodinlerin üstünde porselen melek heykelleri vardır.
Fatoş, bazen ışık huzmeleri altında insanları karşılamaktan yorulur. Konuşur. Konuşur. Koşturur. Ama bazen öyle bir yorulur ki, yalnızca bir-iki saniyeliğine, mesela bir hediyeyi kabul edip yavaşça yere koyarken, yüzündeki o hiç geçmeyecekmiş gibi duran parlaklık yok olur. Gülümseme silinir. Suratına öyle acıklı ve yıpranmış bir ifade yerleşir ki. Saçları bir-iki saniyeliğine pörsür. Elbisesinin parlaklığı bir-iki saniyeliğine gider. Söner. Fatoş’un doğruları hiçbir zaman anlatmayacağından o zaman emin olurum. Çünkü birkaç salise sonra, Fatoş, yine gülümser. Avizenin altına geçer, ve.
Şeffaf kapıyı itip giriyorum içeri.
Karşımda, Arşidük Jozef’in dörtgen elmasları gibi yan yana dizilmiş dişleriyle Fatoş duruyor. Dişleri ışığı yansıtıyor Fatoş’un. Gülerken dudakları gerilip inceliyor.
Dimdik duruyor Fatoş. Dimdik ama esnek. Karşılama konusunda felaket deneyimli. Tam olması gerektiği gibi. Dimdik ama esnek.
Melek! Melek! Melek!
Şeffaf kapıyı itip giriyorum içeri.
Fatoş, beni görünce heyecanlanıp “Hoşgeldin!” diyor. “Ne kadar güzelsin!” Saçları, yüzü, elleri, bacakları, her şeyi jelatinle, jöleyle kaplanmış gibi. Kendimi zorluyor, zorluyorum. Ih’lıyorum. Iıııhh ııııhhh. Anlayamıyorum. Kaşlarımı kaldırıp, gülümseyip, bir cümle kuruyorum.
Merhaba Fatoş, ne kadar şıksın!
Oh! Kurdum!
Demek ki anlamışım.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.