Sevmek Diye Bir Şey - Seçme Öyküler

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Bir Tarık Dursun K. seçmesi.

“İlkgençliktik. Gülsefa Hanım’ın eviydik. Kâmil Bey’dik; Bahriya’nım’ın nikâhıydık. Kalede bakla çalıyorduk, kuş vurup ateşte sıcak sıcak yiyorduk. Ellerimiz çalışıyordu: Ellerin birileri, iğne deliğinden geçilmiyordu. Öbürüsü eller, katı ellerdi. Ekmeği tuttuğu gibi, ortasından tam, ayırıveriyordu. Birbirini okşuyor, sevip sevip bırakıyordu. Bir öğrenci bir tam, iki biletle Karşıyaka’ya kaçıyordu. Akşamı ediyor, bir öğrenci bir tam, iki biletle geri dönüyordu. Yüreklilik, bahadırlık o ellerin kişilerine vergiydi. Ağız ağızdı, göz gözdü, okşamak okşamaktı. Sözden söze geçilmezdi, konuşulmazdı. Konu, evdi. Aştı, kalaylı tencerelerdi, bakır aylı konukluk cezveydi. Kâmil Bey kadar olmak, Bahriya’nım gibi etmek, korkmadan çekmek vardı. Biz ikimiz, o çağlar aşktık.”

Sevmek Diye Bir Şey

Tarık Dursun K, önce kendi geçmişiyle İzmir’i, sonra hayatta hep sevecen baktığı bütün insanlarımızı anlatır. Üstelik bunu “kısa hikâye” bazen “kısa kısa hikâye” tekniğiyle ama ayrıntılardan/olaylardan en küçük bir eksiklik duygusu vermeden yapar. Kısa hikâyenin ülkemizdeki en yetkin ustasıdır. 
Tarık Dursun K., öpünce adamın ağzındaki yangını geçiriveren kadınların, her akşam aynı saatlerde mahalle aralarında beliren bozacıların, filmlerle romanların aralarına getirip koyduğu acılı suskunlukta konaklayan; kelimelerden tasarruf ederek konuşan, hep bir geçmişin hatırasında yaşayıp giden eski âşıkların, önce yavaş yavaş, sonra insanı delirten hızla yaşlanan kadınların, iyi mi yoksa kötü mü olduğuna bir türlü karar verilemeyen ama yine de delice sevilen babaların, ne kadar büyürse büyüsün hep eski günlerin delikanlısı olarak kalan abilerin, uyanık düşler görüp bir gün kaçmanın hayalini kuran hayat kadınlarının, romancıların hikâyenin sonunda kahramanlarını illa ki hep öldürmelerini bir türlü anlayamayan, hayatın değerini verenin ölüm olduğu hakikati üzerine düşündükçe kendi ölümlülüğünü hatırlayanların, inatla bekleyenlerin, sapına kadar Üsküdarlı kızların, zaten hep geç kalmış bir aşk itirafını bir türlü söyleyemeyip aşkını ancak yarım yamalak mizansenlerle anlatmaya çalışan suskunların, nihayetinde her biri kendi yazgısını yaşarmış gibi görünen küçük ve sıradan olanın, fakat tam da bu sıradanlığının içinde büyük “İ” ile İnsanın hikâyesini anlatır.
Bir ayrıntı ustasıdır Tarık Dursun K. ... Onda anlam, bir bardağın ağzında yavaşça daireler çizen bir kadın elinin ayrıntısında, bir başkasının tarçın ağacına tünemiş bir sakanın kesik kesik ötüşüne kulak kabartışında, aklından geçenleri kelimelere aktaramayan bir âşığın telaşında, yani çoğunlukla suskunlukta ve eksik kalanda billurlaşır.
Bir diyalog ustasıdır da, Tarık Dursun, tıpkı Orhan Kemal gibi... Kişilerinin müthiş bir doğallıkla kurulmuş diyalogları, okurda, “gerçekte var olan”, bu deniz kasabasında, şu kentte, belki hemen aşağı sokakta yaşadıklarına yemin edebileceğiniz “gerçek” insanların gerçek hayatlarının içinden geçtiğiniz duygusunu yaratır. Hikâyelerinin uzun bir hayata ait, pekâlâ birbirinin devamı gibi de okunabilecek anı parçaları hissi vermesi de yine bu doğallığından kaynaklanır. Yazarın çok yalın bir biçimde, çok az sözcükle ve şiddetli bir sinematografi içinde anlattığı her bir hikâyesinde başkalarının hayatlarının içinden geçtiğinizi sezersiniz... Hayatlarının içinden geçerken onların eksik kalmış hayallerinin, kalp kırıklarının, arzu ve umutlarının resmini seyretmiş, bugünleriyle birlikte geçmişlerine de tanıklık etmişsinizdir.
Kahramanları gündelik hayatın sıradan akışında sürüklenirken, o çok ufak anın içinde daha büyük şeyler hep başka bir yerlerde olup bitmektedir: “Aliosman durdu, gözlerini su bardağından ayırmaksızın ucun ucun roverden yana baktı. Kısacık bir andı: Bu kadarlık bir sürede, dünyanın herhangi bir yerinde bir çocuk uykusunda güldü, bir uçağın tekerlekleri herhangi bir alanın beton pistine değdiler; hastanenin birinde ameliyat masasına yatırılmış bir hastanın göğsüne ilk neşter vuruldu, deri yarıldı, iki yana açılıp çözüldü; bir erkek bir kadını ağzından öptü, yavaşçacık, açılı dudakları arasına kadının üstdudağını aldı, emdi; okyanusun ortasına suları yararak gökyüzünden mermi gibi bir şey indi, alarm verildi; bir adam bir kâğıda imzasını attı, bir telefon çaldı, herhangi bir mektuba bir pul yapıştırıldı; bir tramvay dönemeci döndü; duvar dibine dizili gözleri bağlı bir sıra adamı nişanlayan tüfeklere ateş komutu verildi; saksılı küpeçiçeklerine ilk yağmur damlası düştü, yeni doğan bir bebek bütün gücüyle soluyup bağırdı; sevişen bir kadın, dişleri sıkık doygunluğa erdi, bir arabanın kontağı açıldı, birileri rakı ya da başka bir içkiyi yudumladı, tadı dil burdu.” (“Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep”)
“Adam olana gurbetliğini unutturmak gerek” der Bağrıyanık Ömer... İnsan bir başka insan tekini sevdiğinde, “Sevmek Diye Bir Şey”le karşılaştığında bir an gurbetliğinden kurtulmak ister.
Tarık Dursun K.’nın hikâyeleri de işte tam olarak bunu yapar okuyana; küçük harflerle büyük hikâyeler anlatarak, kırılgan ruh hallerinin portresini –pek az şeyi dışarıda bırakarak– başarıyla çizdiğinde yazar, “başka türlü olsaydı nasıl olurdu?” sorusunu sordurur ve bize ezeli ve ebedi trajedimizi, yani gurbetliğimizi bir süreliğine de olsa unutturur.
1978’de Tarık Dursun K.’yı tanıdığımda 47 yaşındaydı, ünlü bir hikâyeci ve romancıydı. Bugün ben, o tanıdığım Tarık Abi’nin 12 yaş büyüğüyüm. Bu kitaptaki hikâyeleri seçerken, hemen hepsini bildiğim bütün külliyatı tekrar okudum... Bir büyük hikâye ustasının, 82 yaşına kadarki (romanlarını ve denemelerini dışarda bırakırsak) hayatının minik bir özeti elinizde...
Severek okuyacak, severek o hayata katılacaksınız.


Raşit Çavaş

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.