Paris Köylüsü

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Duymayan kalmasın, haberdar olsun herkes bu mühim hadiseden: Yeni bir maraz doğmuş bulunuyor, bir baş dönmesi daha bahşedildi insan evladına: “Sürrealizm”, çılgınlığın ve karanlığın oğlu.”

İlk kez 1926 yılında yayımlanan Aragon’un başyapıtı tam 91 yıl sonra nihayet Türkçede...

Gerçeküstücülüğün öncü metinlerinden sayılan Paris Köylüsü, yazıldığı zamandan bu yana, “rüzgârda kuruyan çamaşırlar, atların kişneyişi, kuşlara atılmış yem, okunup bitmiş bir akşam gazetesi!” gibi olan hayatlarımızı büyülemeye devam ediyor ve tam anlamıyla bir edebiyat şöleni vaat ediyor...

Yapı Kredi Yayınları’nın Ayberk Erkay’ın özenli çevirisiyle edebiyat tutkunlarına sunduğu “Paris Köylüsü” için söylenecek tek söz var:
“Ne mutlu biz mürekkep hokkalarına.”

1924

Göklerdeki tanrılara tapmıyor artık insanoğlu. Süleyman’ın tapınağı, kırlangıç yuvalarına, soluk kertenkelelere mesken metaforlara gömüldü. İnançların ruhu, tozlara karışarak, kutsal mekânları terk eyledi. Fakat başka mekânlar var insanlar arasında çiçek açan, insanların gizemli hayatlarını kaygısızca sürdürdükleri başka mekânlar, derin bir dinin usulca doğumuna şahit olan mekânlar. Tanrısallığa mesken değil henüz buralar. Modern Efeslerin kuytularına çöken yeni bir tanrısallık bu, metali bürüyen asit misali bir bardağın dibinde; binlerce insanın farkına dahi varmadan yanından geçip gideceği, göz ucuyla, belki bir anlığına şahit olanların nazarında, ansızın, sıradanlığın son raddesinde, duyusal bir kisveye bürünecek olan bu poetik tanrıyı burada vücuda getiren, kendisidir hayatın. Mekânların metafiziği, sensin çocukları beşiklerinde sallayan, sensin rüyalarına sınır çeken. Meçhulün ve ürpertinin kumsalları, zihnimizin öz maddesi kaplıyor o kıyıları. Geçmişe doğru attığım her adım, henüz hayranlıktan ibaret olduğum vakitler, izah edilmemiş bir tutarlılığın bilincine ve yüreğimdeki yankılarının farkına ilk defa vardığım bir dekorda beni ele geçiren olağandışının hissiyatına kapılmam demektir ilk günkü gibi.

Bütün bir hayal gücü faunası, denizler altındaki bütün bu nebati hayat, gölgeden örülmüş bir saç misali, insan eyleminin ışık almayan bölgelerini mesken tutmuş, sürdürüyor yaşamını. Orada beliriyor zihnin dev fenerleri, şekilleri, saflıktan yana fakir sembolleri andıran. Gizemin kapısı, insani bir zafiyet açıyor o kapıyı ve içerideyiz nihayet, karanlığın krallığında. Yanlış bir adım, sürçen bir hece kâfi ele vermeye insanın aklındaki düşünceyi. Mekânların tekinsizliğinde, vazifesini yapmaktan âciz kilitler vurulmuş sonsuzluğun üzerine. Yaşayanların en muğlak eylemlerini ifa ettikleri bu yerde, an geliyor, cansız olan, onların en mahrem dürtülerinin yansımasına bürünüyor: Ve işte gün geldi, şehirlerimiz, tahayyü lünü açığa bizzat kendisi vurmadığı takdirde, seyyah hayalciye dur demeyen, ona ölümcül soruları sormayan meçhul sfenkslerle doldu taştı. Fakat akil adam, eğer ki sahipse onların gizini çözecek güce, eğer ki o olursa sorgulanan değil de sorgulayan, bu canavarların suretinde keşfedeceği yine kendi uçurumları olacak. Alışılmadık olanın modern ışığı, dikkatini çelecek yalnız odur bundan öteye.

Bu ışık, akla sığmaz biçimde, Paris’teki büyük bulvarların civarında çok sayıda bulunan ve sanki gün ışığından mahrum bu koridorlarda bir anlığına durup, soluklanmaya hiç kimsenin hakkı olmadığını vurgulamak istercesine, nedendir bilinmez, pasaj adı verilmiş kapalı galerilerde hüküm sürüyor. Gök yeşil ışıltı, okyanusların kuytusundan tırmanmış sanki, uçuşan eteğin altında beliriveren bacağın ivedi parıltısı misali. İkinci İmparatorluk’a mensup bir vali tarafından başkente ithal edilmiş, Paris haritasını düzenli biçimde bölümlemeye hazır emsalsiz Amerikan dehası, çok yakında, ilkel hayatları çoktan sona ermiş olmasına rağmen birçok modern mitin kaynağı olarak görülmeyi hak eden insan akvaryumlarının felaketi olacak; zira havaya kalkan kazma onları tehdit eder oldu bugün, fani olana ibadet edilen tapınaklara dönüştüler, dünün anlaşılmaz olanı, yarının meçhul bileceği lanetlenmiş arzuların ve mesleklerin hayaletimsi manzarasına dönüştüler.

“Haussmann Bulvarı’nın ucu Laffitte Sokağı’na dayandı” yazıyordu geçen gün “L’Intransigeant”da. Önüne geleni yutan bu dev canavar, birkaç adım sonra, onu Le Peletier Sokağı’ndan ayıran blokları mideye indirip, çifte galerisiyle Opéra Pasajı boyunca uzanan çalılığı yaracak ve verevine Italiens Bulvarı’nda alacak soluğu. Louis XVI isimli kafenin civarında, Paris’in hudutsuz bedenine, doğuracağı neticeler ve yankılar şimdilik meçhul olan tuhaf bir öpücük kondurarak bu geniş yolla buluşacak. Kim bilir, belki de her gün Bastille’den Madelaine’e hülya ve rehavet taşıyan insan nehrinden büyük bir kol ayrılıp, bu yeni açılan kanaldan akacak ve bütün bir mahallenin, hatta bütün bir dünyanın düşünce akışı yepyeni bir güzergâha sahip olacak. Aylaklık ve fahişelik üsluplarında köklü bir değişime tanıklık edeceğimize hiç kuşku yok; bulvarlarla Saint-Lazare Mahallesi arasındaki irtibatı kuvvetlendirecek olan bu patika boyunca, iki uçta yer alan iki cazibe bölgesi arasında ömür boyu tereddütte kalacak ve yarının gizemlerinin başrollerini sahiplenecek olan, şimdiye kadar meçhul kalmış, bugünün yepyeni insan tiplerinin aylak aylak dolaştığını görecek olmamız kuvvetle muhtemel.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.