Ölmek İçin Güzel Bir Gün

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Mutluluk diyebileceğimiz ne varsa, bir sevincin hüzne dönüşmesi arasında değil midir zaten?”

Semra Aktunç’un öykülerinde hatırlamaktan başka çaresi olmayan, her adımda yürek gibi atan bir zihin var: Vapur düdükleri, eski İstanbul, Ada rüzgârı ve Anadolu’nun uzak yolları bir yanda; eski dostlar, denize çıkan sokaklar, sesini saklayan odalar ve durduk yere kulağa çalınıveren eski şarkılar bir yanda...

“Ölmek İçin Güzel Bir Gün”, eskiyle yeni arasında, gidenlerle kalanlar arasında, sevinçle hüzün arasında bir yere çağırıyor öyküseverleri; belli ki, “mutluluk diyebileceğimiz ne varsa” orada.

“Kim bilir neler düşünecek bu Ramazan, Aydın’ın yanına gömülmeyi istemediğimi sanacak; hiç gerek yoktu bu sohbete, tuhaf tuhaf bakışlarını da çekmiyor üstümden, ne yapsam… Kahvesi bitti, kalkar belki şimdi. Yoksa, yoksa Azrail mi bu adam? Her kılığa girip yoklarmış ya insanları, beni de yoklamaya mı geldi böyle birdenbire? Buralarda hiç görmemiştim ki daha önce... Amanın hiç hazır değilim, hiç! (...) Ölüm böyle, hiç hesapta yokken mi geliveriyor? Alıştığımız davranışlar, bildiğimiz insanlar, tanıdığımız yüzler, kahve mahve...”

Bir Cenaze Arabasında Heybeliada

Bazı konularda pek çok kişi aynı fikri taşır, Eylül ayında en az bir gün ve yarım gece Ada’da yaşanmalıdır, fikri de böyledir, kimse itiraz etmez. Eylül mehtabını şöyle doya doya izlemelidir ki, alsın götürsün sizi hatırladığınız aşklara, heyecan dolu gençlik akşamlarına ve gülümseyerek andığınız acemi öpüşlere.

Eylül güneşini de teninize doldurmalısınız, Mayıs’a kadar yeter, giysilerinizle uzanabilirsiniz çamların altına, isterseniz gölgede oturun, Eylül güneşi size ulaşır, ısıtır, okşar, sessizdir.

Ada’da ev sahibi olmanız şart değil. Son vapura kadar her şey sizin, güneş, çam kokusu, akşam, ay ışığı...
İlle deniz isterseniz Alman koyundan girin, temizdir.

Günlerden perşembe ise Terk-i Dünya Kilisesi’ne uğrayıp dilek mumlarını yakabilirsiniz. Akşam indiğinde kaçırın vapurları, mehtap birazdan bir rüya ülkesine çevirecek Ada’yı, mahrum etmeyin kendinizi bu şölenden, son vapura çok var.

Sokaklar ellili yılların İstanbul’una benziyor, nostaljiye gerek yok, nasıl demeli, Ada, bir dönem için herkesin nostaljisi...

Ada esnafıyla konuşun, en son Ada haberlerini alırsınız, kimi iyidir bu haberlerin, kimi korkunç. Örneğin imar amacıyla çam kesilmeyecekmiş artık, eski evleri de yakıp beton mozaik karışımı berbat binalar yapmıyorlarmış da dışı ahşap, beyaz boyalı, içi beton, hoş görünümlü binalar çoğunluktaymış. İyi haber bu, zira diken gibi batıyor Ada’ya o uyduruk yapılar. Kötü haber de Terk-i Dünya Kilisesi’nin yanındaki çöp dağları konusunda kimseden, hiçbir kuruluştan ses çıkmaması.

Bu tür konuları düşünüp yorumlar yapa yapa yürürken taş kesildim bir anda.

Bir cenaze arabası duruyordu karşımda. Ahşap, yeşil renkli, zarif oymalarla süslenmiş tahta kasanın üzeri kapalı, yanları açık, iki büyük, iki de küçük tekerleğin üzerinde, sapasağlam. Sürücünün oturduğu bölüm de minik bir balkon gibi, ahşap-demir karışımı. Bildiğimiz at arabalarından çok farklı, bir soyluluğu var sanki, dokunsam konuşacak, öyle. Mezarlığın duvarı dibinde kalakalmış duruyor, epeydir terk edilmiş, belli oluyor. Kendimi tutamıyor, tekerleğe sarılıp kalmış ipleri koparıyorum, arabaya dolmuş kuru yaprakları itiyorum yere.

Bir tarih bu. Bir Heybeli tarihi. Kim bilir kaç yıllık? Kaç yıldır kullanılmıyor? Şimdi neyle taşınıyor Ada’da ölüler? Birine sorsam, kimseler yok ki.

Bunda mı taşınmıştı Hüseyin Rahmi’nin tabutu da, 1944’te Heybeli’de öldüğünde?

Tepedeki evi müze yapmışlar ama terk edilmiş de kendi gücüyle ayakta duruyor gibi ev.

Bazı akşamlar iskeleye inermiş Hüseyin Rahmi Bey, elinde beyaz eldivenler, bastonuna seyrekçe dayanıp yavaş yavaş yürürmüş sahilde, Adalılar saygıyla selamlarmış onu. Kimi zaman uzun süre kalırmış aşağılarda, sonra kimselere görünmezmiş.

Gözümün önüne getirmeye çalışıyorum yazarın turlayışını kıyıda, o zamanlar Rum, Türk, Ermeni, Yahudi iç içe yaşıyorlar Ada’da, evlerden ud sesleri, piyano nağmeleri yükseliyor. Bağırıp çağıran yok. Satın alacağı balığı ayağıyla gösteren de. Ada huzuru, herkesin birlikte sağladığı ve koruduğu bir şey. Rembetiko şarkılarını gece yarısından sonra da duyabilirsiniz ama yormaz sizi, uykunuzu bölmez. En çok da bizim eski şarkılar duyulur, “Nihansın dideden ey mest-i nâzım”.

Ada’nın bir de sanatoryum durumları vardır ki pek acıklıdır. Hastalar bıkıp usanmadan İstanbul radyosundan istedikleri o şarkıyı dinlerler boyuna, biraz durur, kulak verirsiniz: “Her Zahm-ı ciğersûze devâkâr aranılmaz / Açsan da ciğergâhını yâre yaranılmaz...”

Hava kararmaya başladı. Cenaze arabasının fotoğrafını çekmeli, onu orada çürümeye bırakmamak için bir şeyler yapmalıyım. Bir müzeye konmalı, bir Heybeli Tarihi olduğunu herkes görmeli. Belki de hak ettiği yer burasıdır, taşıdığı ölülerin ruhları, bir aura halinde üzerinde duruyor çünkü.

Keyfim kaçtı biraz. Aşağı iniyorum, rüzgâr yok, kuş sesleri ve bir çocuk şarkısı duyuluyor, oynayan çocuklar arıyor gözlerim, yok, şarkı bir evin açık televizyonundan geliyor. Evin numarası 14. Heybeli’de 14 numaralı her ev güzeldir, gide gele öğrendim.

Şimdi bir ada çayı içip mehtabı bekleyeceğim iskelede, bir hüznün içindeyim ama zararı yok, hüzün mehtaba yakışır.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.