Noktürnler - Müziğe ve Günbatımına Dair Öyküler

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Noktürnler”de bir araya gelen beş öykünün hepsi müzisyenleri ya da müziği yaşamının merkezine koymuş kişileri konu alıyor. Akşam saatlerinin alacalı ışığında kaygılar ile umutlar, düş kırıklıkları ile baştan başlama dürtüsü, pişmanlık ile inanç arasında döne döne ilerliyoruz.

Sona ermiş bir ilişkinin ilham veren finalini, unutulmuş bir yakınlığı dirilten geçmişten bir ezgiyi, kendi sesini bulmak için insanlardan kaçan genç bestecinin belki de gelecekteki haliyle yüzleşmesini, müziğini kitlelere ulaştırmak için akla gelmedik sıkıntıları göze alan saksofoncuyu ve ömrü boyunca müziğini içinde saklı tuttuğuna inanan gizemli kadını anlatan öyküler, Ishiguro’nun imzasını taşıyan bütün eserler gibi insanı sonsuz karmaşası içinde resmediyor.

Çağımızın en önemli romancılarından Kazuo Ishiguro’nun ilk öykü derlemesi olan “Noktürnler”, müziğe, müzisyenlere ve günbatımına dair incelikli bir beste.

Tony Gardner’ın turistlerin arasında oturduğunu fark ettiğim sabah, bahar Venedik’e yeni yeni geliyordu. Her gün meydanda çalabildiğimiz ilk haftaydı; doğrusunu söylemek gerekirse, kafenin arka tarafından, merdivenleri kullanmaya çalışan müşterilerin yolunu tıkayarak çaldığımız bunaltıcı saatlerden sonra rahata ermiştik. O sabah oldukça güçlü bir esinti vardı, gıcır gıcır tentemiz tepemizde uçuşuyordu, ama biz kendimizi her zamankinden daha neşeli ve dinç hissediyorduk; sanırım bu da müziğimize yansıyordu.

Şimdi burada, sanki sabit bir grup elemanı gibi konuşuyor olsam da, diğer müzisyenlerin deyimiyle “çingeneler”den biriyim; etrafta dolanıp, meydandaki üç kafe orkestrasından biri ihtiyaç duyduğunda eksik elemanın yerine geçenlerdenim. Çoğunlukla Caffé Lavena’da çalarım, ama yoğun geçen öğleden sonralarımda Quadri Boys’la ilk bölümü tamamlar, sonra Florian’a geçer, ardından yine Lavena’ya dönerim. Herkesle iyi anlaşırım (garsonlarla da) ve biliyorum ki eğer başka bir şehirde olsaydım şimdiye kadar çoktan gruplardan birinin daimi üyeleri arasına girerdim. Ancak geleneklerine ve geçmişine sıkı sıkıya bağlı olan bu şehirde her şey allak bullak. Dünyanın her yerinde gitaristler el üstünde tutulur. Ama burada... Gitar denince kafe yöneticileri rahatsız olur. Çok modern görünür gitar, turistler de bundan hoşlanmazlar. Geçen sonbahar, turistler rock and roll’cu olduğumu sanmasınlar diye, ses deliği oval, eski bir caz modeli satın aldım, tam Django Reinhardt’ın çalacağı türden bir şey. Bu durum işleri biraz kolaylaştırdı, ama kafe yöneticilerine yaranamadım gene de. Doğrusu, Joe Pass bile olsanız, bu meydanda çalan orkestralardan birine kapağı atmanızın yolu yoktur.

Bir de tabii, değil Venedikli, İtalyan bile olmayışım sinirlerine dokunuyor. Aynı şey alto saksafon çalan iriyarı Çek için de geçerli. Gayet beğeniliyoruz ve diğer müzisyenlerin bize ihtiyacı var, ama bordroda yer almaya uygun değiliz. Yöneticiler yalnızca “Çeneni kapa ve çal” demesini bilirler. Takımını giy, gözlüğünü tak, saçlarını arkaya tara; konuşmazsan turistler seni İtalyan zanneder.

Yine de durumum fena sayılmaz. Tentelerinin altındaki yerlerini almış üç kafe orkestrası, özellikle de aynı anda çalmak durumunda kaldıklarında, sesi tok, yumuşak çıkan ama amfiye bağlandığında çaldığı her nota fonda gümbürdeyen bir gitara ihtiyaç duyarlar. Aynı anda çalan orkestraların bir kakofoni yaratacağını düşünüyorsunuzdur herhalde, ama San Marco Meydanı bunu kaldıracak kadar büyüktür. Meydanda dolaşan bir turist, radyo istasyonu arıyormuşçasına, birinin sesi kısılırken diğerinin yükseldiğine şahit olur. Turistler klasik, ünlü aryaların enstrümantal yorumlarının tekrarına pek dayanamazlar. Tamam, burası San Marco ve onlar da buraya kadar popüler liste parçalarını dinlemeye gelmiyorlar, ama birkaç dakikada bir bildikleri parçaları, mesela Julie Andrews’un eski bir parçasını veya ünlü bir film müziğini duymak istiyorlar. Geçen yaz bir öğleden sonra, orkestra orkestra dolaşıp Baba filminin tema müziğini tam dokuz defa çaldığımı hatırlarım.

Her neyse, Tony Gardner’ı elinde kahvesiyle sahnemizin altı metre ötesinde yalnız başına otururken gördüğüm o bahar sabahı, iyi bir turist kalabalığına çalıyorduk. Bu meydanda ünlülerle hep karşılaşırız ve hiçbir zaman olay olmaz. En fazla, parça bitince orkestra elemanları aralarında fısıldaşırlar. “Bak, Warren Beaty” ya da “Kissinger’ı gördün mü?”, “O kadın, yüzlerini değiştiren adamların filminde oynayandı.” Bunlara alışkınız. Sonuçta burası San Marco Meydanı. Ama karşımda oturanın Tony Gardner olduğunu fark edince başka türlü hissettim. Gerçekten heyecanlandım.

Tony Gardner annemin en sevdiği sanatçıydı. Ülkemizin komünist olduğu çocukluk günlerimde onun plaklarını bulmak çok güçtü, ama annemde bütün koleksiyonu vardı. Çocukken bu değerli plaklardan birini çizmiştim. Dairemiz çok küçüktü, ama o yaşlardaki bütün çocuklar gibi ben de hareket etmek istiyordum, özellikle de dışarıya çıkmadığım soğuk kış aylarında. Koltuktan kanepeye atlama oyunumu oynarken yanlış bir hareket yapıp pikabın üzerine düştüm. Pikabın iğnesi berbat bir cızırtıyla plağın üzerinde kaydı (tabii CD’lerin piyasaya çıkmasına daha çok vardı) ve annem mutfaktan fırlayarak bağırmaya başladı. Bana bağırdığı için değil, çok sevdiğini bildiğim Tony Gardner plaklarından birini mahvettiğim için üzülmüştüm. Biliyordum ki artık o tanıdık ses Amerikan şarkılarını mırıldanırken, plaktan cazır cuzur sesler çıkacaktı. Epey sonra, Varşova’da çalıştığım yıllarda karaborsa plak satışlarından haberdar oldum ve annemin eski Tony Gardner albümlerini, çizdiğim de dahil olmak üzere yeniledim. Üç yıl boyunca arayıp taramış, annemi her ziyarete gidişimde albümleri teker teker götürmüştüm.

Altı metre ötemde oturduğunu gördüğümde neden bu kadar heyecanlandığımı şimdi anlamışsınızdır. Başta pek inanamadım, hatta akor değişirken ritme geç girmiş bile olabilirim. Tony Gardner! Annem duysa ne derdi kim bilir? Annemin hatırına, diğer müzisyenlerin gülüşmelerine ve bir komi gibi davrandığımı söylemelerine aldırmadan gidip bir şeyler demeliydim.

Elbette masaları, iskemleleri itiştirerek ona doğru hamle yapamazdım. Önce çaldığımız bölümün bitmesi gerekiyordu. Şunu bilin ki parçalar ilerledikçe adeta can çekişmeye başlamıştım, çünkü her an kalkıp gidebilirdi. Fakat o, orada öylece oturmuş, garsonun getirdiği kahvesini inceleyip duruyordu. Açık mavi polo yaka bir tişört ve düşük belli gri pantolonuyla herhangi bir Amerikalı turist gibiydi. Plak kapaklarının üzerindeki resimlerde gördüğüm koyu, parlak saçları artık bembeyazdı ama hâlâ gürdü ve eski stilinde kesilmişti. Onu fark ettiğimde güneş gözlükleri elindeydi (eğer gözünde olsaydı tanıyabileceğimden şüpheliyim), biz çalarken de bir taktı bir çıkardı. Çok dalgın görünüyordu ve dikkatini çaldıklarımıza vermediği için hayal kırıklığına uğradım.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.