Nefaset Lokantası

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Hatırlamak kalbin düşünmesidir. Bırak kalbin düşünsün. Hatırla.”

“Varoluşu anlamsız bulanları anlamıyordu. Ona göre varoluşun sorunu nihayetinde anlamsız değil aşırı anlamlı olmasıydı. Katlanması zor olan da anlamsızlığı değil sonsuzcasına uzayıp giden anlamlarıydı. Şu sakin sakin yürüyen insanların kafalarının içinde ne dolaplar, ruhlarında kim bilir ne tufanlar dönüyor, bedenlerinin içindeki katilleri, maktulleri, âlimleri, adileri saklamak için kim bilir nasıl mucizevi bir mücadele veriyorlardı.”

Bir ay önce, on altı yıldır çalıştığı gazeteden kovulmasının ardından Türkiye’yi terk edip Rio de Janeiro’ya yerleşme kararı alan gazeteci Salih’i, yıllardır müdavimi olduğu Nefaset Lokantası’nda, neredeyse ailesi haline gelen lokanta sahiplerinin düzenlediği veda yemeğinde başka bir “sonun başlangıcı” beklemektedir.

Salih’in, kendi deyimiyle “zehirlenmiş bir topraktan” gitme hayali önce bir geçmiş aşk hikâyesine, sonra çocukluk hikâyesine takılır. Belleğin labirentlerinde geçmişe yapılan bu yolculukta iç içe geçen zaman parçaları, bir yandan bugüne bulaşıp onu belirsiz bir boşlukta asılı bırakırken, bir yandan da geleceği bulanıklaştırır.

“Musa’nın Uykusu” ile tanıdığımız Tuğba Doğan ikinci kitabı Nefaset Lokantası ile günümüz Türkiyesi’nde hayatın somut gerçeklikleriyle boğuşan bireyin açmazlarını, ana karakteri Salih’in bakış açısıyla ele alırken, zaman ve coğrafya ikiliğinin kıskacında dile gelen varoluşun içsesini de anlatıya dahil ediyor.
Kişi arzusuysa coğrafya kaderdir.

Mezara eşekarısı yağdı. Bütün mezarlığa değil, bizim başında durduğumuz, henüz açılmış, taze ölümüzü bekleyen mezarın üzerine. En fazla bir dakika sürdü.

Dualar okunuyordu. Gözyaşları dökülüyordu. Ben şaşkındım. Başta da sonda da. Beklenmeyen ölümün hızından şaşkındım, ölümün varoluşsal aniliğinden şaşkındım, ölümü ölülerin değil, yaşayanların düşünmesinden ve konuşmasından şaşkındım. Mezar başındakiler ağlıyordu. Herkesin ağlaması kendine benziyordu. İç çekerek ağlayanlar, dışadönük bir kederle hıçkırarak ağlayanlar, içedönük bir kederle susarak ağlayanlar. Ağlayanlar arada kaçamak gözlerle birbirine bakıyordu. Az sonra gömülecek olan, dün bana bakıyordu. Her şey çok hızlı oldu. Bir ara bir rüzgâr esti, ince, çok ince bir rüzgâr. Yeni kazılıp deşilmiş topraktan yükselen küf kokusu burnuma değdi. Toprağın bile küflendiği bu dünyada yine de daima taze bir şey olabilir mi? İşte tam o ara, ölü mezara indirileceği sırada hangi yönden geldikleri anlaşılmayan eşekarıları, irade sahibi bir bulutun hareketiyle uğuldayarak uçup mezarın içine yağdı. Cenazedekiler etrafa kaçıştı. Ben pek hareket edemedim. Sadece ne olduğunu anlamaya çalışırken bir iki adım geriye doğru sendeledim. Doğrulup kafamı uzattım, mezarın içine baktım. Arılar, sürü halinde indikleri açık mezarın dibine çökerek, sanki o topraktan kendileri için çok zaruri bir şeyleri ikmal eder gibi konmadan bir süre durdular, bedenleri neredeyse yapışık, kanatları birbirine değerken uğuldayıp vızıldayarak yapacaklarını yaptılar, aradıklarını buldular, alacaklarını aldılar ve geldikleri kararla bir anda yükselip aramızdan geçtiler, havada dağılarak göğe ağıp kayboldular. Arılar geride kalanlarda saf bir hayret bırakarak uçup gitti. Herkesin hayreti kendine benziyordu. Hoca göstermelik bir hayretle “suphanallah” dedi.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.