Muhtelif Evhamlar Kitabı

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Yeni bir yazardan yeni öyküler...

Muhtelif Evhamlar Kitabı

“Ne diyeyim, huzur tuhaf şey arkadaş, ancak kaybedecek bir şeyin kalmadığında gelip seni buluyor.”

Ömür İklim Demir, kalbini yalnızlıkla terbiye eden insanları, birbirini ıskalayan hayatları, eskidikçe güzelleşen, güzelleştikçe insanı dibe çeken anıları koyuyor önümüze. İs bağlamış sokakları, naftalin kokan paltoları, dördüncü ayakta yatan kuponları, hizada bekleyen bıyıklı tuzlukları, intihara meyilli tahta mandalları, hikâyesi hiç bitmeyen sokak bilgelerini, mesai mesai deliren beyaz yakalıları ve günlük yaşamın lime lime ettiği bütün evhamlı ruhları anlatıyor.

"Muhtelif Evhamlar Kitabı"nda, öykünün sunduğu imkânları ve incelikleri, alçakgönüllü ama yetkin bir dille birleştiriyor. Sakin sakin, tane tane sıralıyor kelimelerini ve “anlatsan şiir olacak” o anların tablosunu çiziyor.

Yanıma yaklaştı, öne eğildi –ağzı tütün kokuyordu– kısık sesle, ‘Bayılırsınız zaten komploya. Bu Y var ya, bu Y’ dedi, sonra güm. Tam çenemin altına bir yumruk çıkardı. Dişlerim birbirine geçerken, ‘Yarrağı yedin lan, onun Y’si bu! Anladın mı? Duydun mu?’ diye gürledi. ‘Var mı lan öyle polise vurmak?’ İçimde korku, ağzımda pas tadı vardı. Hışımla kafamı kovaya bastırdı, diğerinin dizi sırtımdaydı. Köpükler çıkartarak bağırdım. Kanla karışık bir su doldu içime. Sudan çıkmış balık gibi çırpındım. Saçımdan tutup kafamı kaldırdılar, nefes alırken tekrar bastırdılar. Bunu hiç sıkılmadan, bir daha, bir daha ve bir daha yaptılar. Ruhuma ait bazı parçaları, o kovanın dibinde kaybettim.”

Melda elini farkında olmadan orta sehpadaki cam sigaralığa uzattı, sonra geri çekti. Mektubu okumaya devam etti.

“Bir ya da iki gün sonra, beni alıp bir lambanın altına oturttular. Onlar, ‘Niye vurdun lan?’, ‘Hangi örgüttensin?’, ‘Eviniz nerde?’, ‘Nerde toplanıyorsunuz?’ dedikçe, ‘Örgütüm yok! Emel nerde? Emel!’ diye haykırdım. Başka lafım olmadı. Ben bağırdıkça onlar vurdu, onlar vurdukça ben bağırdım.

Sol kulağıma yumruk yediğimde anlamsız bir rahatlama hissettim. Tüm sesler uzaklaştı. ‘Geberip gideceksin lan burda, it!’ diye kükredi genç olan; elindeki kerpeteni suratıma doğru sallıyordu. Eğildi. Ayak baş parmağımdaki tırnağı yukarı kaldırmaya başladığında gözlerim karardı. Sandalyeden düşerken de ölmeyi kabullendim. ‘Bir dilim ekmek oldu’ diyeceklerdi arkamdan, biliyorum. Sorguda kaybolanlara öyle derdik. Birkaç defa midem kasıldı. Gülmeye başladım. Ağzıma safra tadı geldi. Hem, dedim kendi kendime, Emel de ölmüştür belki. Emel’in ölmüş olabileceğini sadece o gece düşündüm sanırım.

Ertesi gün Mine’nin babası Metin Bey geldi. Ellerini havada sallayarak polislerle konuştu. Ben de uzun uzun masadaki mavi delgece baktım. Elime bir kalem tutuşturdular. Bir şeyleri imzaladım, bir savcının karşısında dikildim, bir mahkemeye çıktım. Nasıl oldu hâlâ anlamıyorum; o cehennemden bir şekilde kurtarıldım.

Kurtarıldım ama geriye kalan her şeyin tepetaklak olmasına engel olamadım. Bir kere Emel ortada yoktu. Fakültede de mimlenmiştim. Bütün polisler gözümün içine bakıyordu. Zaten çok değil, iki hafta sonra devamsızlık gerekçesiyle okuldan kaydımı da sildiler. Kemal desem, hep Mine’yle beraberdi. İşte benim üniversite yıllarım böyle sona erdi.

Yaz sonunda, Cankurtaran tarafında küçük bir yerel gazetede dizgici olarak işe başladım. Gazete haftalık çıkıyordu, iş rahattı. Gelen yazıları okuyor, kurşun harfleri kalıba diziyor, kapı önünde bol bol çay içiyordum. Altı ay sonra edebiyata ve siyasete olan ilgim ayyuka çıkınca, aynı gazetede köşe yazmaya başladım, her dört haftada bir de şiir. Aklımdaki birkaç dize dışında, o dönemden geriye bir şey kalmadı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.