Magda Döndüğünde

PAYLAŞ
SATIN AL YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Salih Bey’in sıradan ihtiyarlık günleri, eski arkadaşı Rüstem’in ölümü ve karşı apartmana taşınan aşina çehreli kadının varlığıyla kaçınılmaz bir şekilde değişmek üzeredir: Magda’nın zamanı döndüğünde, bedeni zayıflayıp yaşamı daraldıkça kuytuda semirip inadına büyüyen hatıralar, onu karanlık ormanlara gömdüğü uğursuz geçmişin hayaletleriyle yüz yüze getirecektir.  Ömer F. Oyal, açlık, korku ve vicdanla sınanmış, dünyadan uzaklığın bilinçsiz kederiyle dolu yurtsuz bir ihtiyarın son birkaç ayına odaklanıyor. Yaşlılığın esaretindeki Salih Demirci’nin “hayatta kalmaya” kurgulanmış karanlık geçmişinin kapısını aralıyor: Buhara’nın tozlu sokaklarından III. Reich Berlini’nin gergin caddelerine, Polonya’nın karlı düzlüklerinden Akdeniz kıyılarına ve İstanbul’a...

Salih Demirci bir kez daha uyandı ve mırıldandı: “Rüstem öldü.” Başucundaki gece lambasının ışığında artık iyice seçilebilen duvar acıtıcı bir bütünlükle kendisine bakıyor, suratsız gerçeklik tesellisiz bir ifadeyle kendisini izliyordu. Yorgun parmaklarını pijamasının kolundan içeriye sokup yılların pasıyla solgunlaşmış rakamların üzerinde hafifçe gezdirdi. “Buradalar” diye düşündü, “Hâlâ buradalar”. Bir kez daha fısıldadı. “Rüstem ist gestorben.” Rüstem öldü. Ağzından dökülen hortlak kelimelerin tınısıyla ürpererek karşı duvardaki saatte akrep ve yelkovanın konumlarını seçmeye çalıştı.

Bu gece dördüncü kez uyanıyor, bu kez mesanesindeki zorlamadan değil. Salih Bey açlık hissediyor. Derin, uçsuz bucaksız bir açlık. Midenin istenci yoğunlaştıkça gurultu daha da buyurgan bir gürültüye dönüşüyor. “Bir şeyler yemeliyim!” Soğumuş odada yatakta doğrulmak, hırkasını giymek, terliklerini bulmak, ayağa kalkmak, karanlık koridorda ilerleyip mutfağa ulaşmak. Bütün bunları sırasıyla gözden geçirdi. Rüstem’in ölümü yeni bir bilgi sayılır mıydı? Belki de hayır. Mideden gelen feryadın tahammül edilir olup olmadığını sınamak istedi. Ama faydası yok. Daha fazla oyalanmadan kalkmalı, zihninde sıraladığı aşamaları bir bir gerçekleştirmeliydi. Yatakta doğrulup ayaklarını soğuk zemine değdirdi. Önce parmak uçlarını, ardından tabanını. Üşüdü. Önce yatakta giydiği çorapların artık ısıtamadığı ayak bileklerine, oradan da bacaklarına ve kasıklarına kadar üşüdü. Ellerine, ellerinin üzerindeki koca lekelerle damgalanmış, günbegün yerçekimine daha da yenik düşen deriye baktı. Sonunda hep yerçekimi kazanır. Çoktan kabullenilmiş bir hakikatin belirgin işaretleri. Serçe parmağının ucundaki kütleşmiş ve hastalıklı tırnağın da bir işaret olduğunu düşündü. Sağ ayağıyla yatağın altında göremediği bir yerlerde olması gereken terliklerini bulmaya çalıştı. Zihninde kapkara bir sıvının yayılmakta olduğunu seziyordu. Mürekkep lekesi gibi, bulanıklığın giderek yoğunlaşması gibi bir şey. Hatıra serpildikçe tatsızlık duygusu yoğunlaşıyordu.

Elleriyle yatağa abanıp ayağa kalkmaya çalıştı ama yeniden oturdu. Bu kez de terlemeye başladı. Nihayet kalkıp odanın kapısını olabildiği kadar sessizce açtı. Evdeki sessizlikte tekinsiz bir şeyler vardı. “Natürlicher Tod!” Doğal ölüm. Yüzünü buruşturdu. “Rüstem’in ölümüne doğal bir ölüm demek de ne demek? Ne olmuş yani!” Mutfağa kadarki mesafeyi ölçmeye çalıştı.

Koridor daha da soğuktu ve biraz önce vücuduna yayılan ter şimdi hızla soğuyordu.

Gürültü yapmadan mutfağa erişebilmek neredeyse imkânsız. Ama başarmalı. Ses çıkartmadan oraya ulaşılmalı. Hem de en kısa sürede ulaşılmalı. Aliye Hanım bu gece yatılı. Aliye’nin tuvalete gidiş gelişlerinden de, mutfaktaki hareketlilikten de haberdar oluşu iğrenç. Salih Bey mahremiyeti bütünüyle ortadan kaldıran acizlikten nefret ediyordu. Aliye’nin uykusundan uyanıp “Bunak, yine tuvalette!” ya da “Mutfakta ne yapıyor bu moruk?” demesine razı mı olunmalı! Bir şeyler atıştırmak ya da tuvalete gitmek gibisinden basit eylemler bunca göz önünde mi olmalı!. Yine de yola devam ediliyor. Sürünen adımların hışırtısı sessizliği yırtıyor. “Rüstem öldü.” Yaşananların biricik şahidi artık hayatta değil. Salih Raşidov ile Rüstem Hamzayev’in birbirlerinin şahitliklerine dair bağ artık sonsuza dek çözüldü. “Bir tanığın ölümü aslında her zaman rahatlatıcıdır” diye düşündü bir an, sonra utandı. Şahitten ve hatıradan utandı. Rakamı mırıldandı yeniden. “748413. Hangi gündü? Bugün değil. Dün de değil. İki gün oldu demek. Demek şimdiden iki gün oldu.” Sabah uyanabilirse üç gün olmuş olacak. “Niye uyanmayacakmışım ki?”

Rüstem, geçerli soyadıyla anarsak Rüstem Yılmaz toprağa verildiğinde hava kapalıydı. Sıradan bir kış öğle sonrası. Kızı, damadı, ikinci karısı, ikinci karısından olma çocukları, onların eşleri. Bu yaşlı ve ağır ölüden bir an önce kurtulmak isteyen sıkılmış bir akrabalar topluluğu ve birkaç eski dost. Vakıf’tan iki üç kişi ve bir de kendisi, Salih Bey. O kadar. Tabii bir de imam. Onsuz olmaz. Konuşma falan yapılmadı. Kimse konuşmak istemedi. Biraz geride başka bir mezarın kenarını çevreleyen mermerin üzerine oturup zoraki topluluğu izledi Salih Bey. Dizlerinde biriken yorgunluk sırtında ağrıya yol açıyordu. Hem üzerine oturduğu mermer de buz gibiydi ve birazdan karnı ağrımaya başlayacaktı. İşemesi gerekeceğini de hissediyordu. Havada bir ferahlık vardı, gereksizleşmiş bir ağırlığın dünyayı terkinden duyulan ferahlık. Gereksizlik usandırıcıdır.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.