Kvangvamun Kavşağı

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Seksenli ve doksanlı yıllarda bir “yol şairi” olarak tanındıktan sonra, 1996’da yayımlanan, Güneydeki Ülke: Avustralya’da Bir Yolculuk adlı sıradışı anlatısıyla düzyazı alanında da adını duyuran Şavkar Altınel okura bir kez daha sıradışı bir edebiyat yapıtı sunuyor. Kvangvamun Kavşağı gezi, anı, otobiyografi ve kurmaca gibi türlerin hepsine zaman zaman yaklaşsa da, sonunda bunlardan hiçbiriyle sınırlandırılamayan, bütünüyle kendine özgü bir kitap.

Mareşalin Evi Helsinki’de deniz donmuştu. Boş bir hafta sonum olduğu ve zaten hep bir yerlere gitmeye hazır olduğum için gelmeye karar verdiğim şehre ayak bastığım andan beri yağan karın altında limanda bir iki gemi bağlıydı. Ama küçük bir vapur buz tabakasını garip bir hışırtıyla yararak ağır ağır ilerliyor olmasaydı, gördüğüm, kesilmiş sütü andıran, pürtüklü beyaz düzlüğün gerçekten deniz olduğuna bile inanamayabilirdim. Üstümde kalın bir kaban, başımda da Chicago’daki öğrencilik günlerimde, sonunda gerçekleşmeyen bir Labrador yolculuğu için alınmış ve yıllardır ülkeden ülkeye, evden eve taşınırken kaybolan onca şey arasına nasılsa karışmamış, içi kürklü bir avcı şapkası vardı. Kulaklarımı örten iki yandaki parçalarla hiçbir zaman olmadığım ve artık da olamayacağım Amerikalıya benzemiştim. Wisconsin’den gelmiş, “Hank” diye birisi gibi duruyordum. Gri öğle sonrasının içinde seyir ışıkları yanan vapurun açıkta buzlar arasında duran bir adaya doğru uzaklaşmasını kararsızlıkla izledim. Helsinki garip müzelerle (İşçi Konutları Müzesi, Tramvay Müzesi) dolu bir şehirdi. Bunlardan birini görmek için bir istek duymuyordum, ama ısının eksi on iki derece olduğu ve kaldırımların bahara kadar kalkmayacağı belli olan bir kar örtüsünün altında yattığı bir yerde uzun süre sokaklarda dolaşmam da söz konusu olamazdı. En azından, İkinci Dünya Savaşı sırasında Finlandiya’ya saldıran Rusları bozguna uğratan, savaştan sonra da bir süre ülkenin cumhurbaşkanlığını yapan Mareşal Mannerheim’ın müze haline getirilmiş evinin biraz ilginç olması mümkündü. Limana bakan bir tepenin üstünde olan ev fazla uzak da değildi; beş-on dakikalık bir yürüyüşle ulaşıp biraz girip ısınabilirdim. Cumartesi olmasına rağmen kışın tenhalaştırdığı caddeden aşağı inip beni aradığım tepeye götüreceğini umduğum bir yokuşa tırmandım ve çok geçmeden, bembeyaz karların üstündeki yapraksız siyah ağaç gövdeleriyle dev bir kış resmi gibi duran bir parkın kıyısında uzanan bütünüyle ıssız bir yola vardım. İki yandaki sütunlu taş yapıların ve pastel renklere boyanmış, kuleli ve verandalı ahşap Baltık evlerinin çoğu elçilik olarak kullanılmaktaydı. Ciğerlerimi acıtan soğuğu içime çekerek Fransa, İtalya ve Brezilya elçiliklerini geçip yürüdüm. Pembe-beyaz Hollanda Elçiliği’nin karşısından sola sapıp gene yokuş yukarı çıkan daha dar bir yolun başında yarı yarıya karla örtülü eski bir madeni levha, Mannerheim Müzesi’ne buradan gidildiğini söylüyordu. Levhaya yaklaşırken arkadaki Estonya Elçiliği’nin bahçesinde beliren bir kurt köpeği çevrenin sessizliği içinde havlayarak kim olduğumu sordu. Ama bu konuda verebilecek gerçek bir cevabımın olmadığını biliyormuş gibi biraz isteksizdi. Bir şey demeden ilerleyip yokuşun tepesinde duran, iki katlı, ahşap, beyaz eve ulaştım ve yüzümde birikmiş kar tanelerini silip kapının tokmağını çevirdim. İçeride ciddi yüzlü bir kız, üstünde Mannerheim kartpostallarıyla dolu küçük bir döner rafın durduğu bir masada oturuyordu. Arkasında da yaşlı bir adamla sarı saçlı bir kadın, duvardaki bir dizi kancanın önünde sırtları bana dönük olarak paltolarını çıkarmakla meşguldüler. Biçimli yüz hatları ve ince bıyığıyla, askerden çok, eski bir film yıldızı gibi duran Mannerheim’a yakından bakmak için kartpostallara doğru eğildim. Ama bu hareketimden mareşalle tanışık olmayan bir yabancı olduğumu anlayan kız araya girip “Müzeyi gezecekseniz üstünüzdekileri hemen çıkarmalısınız; son İngilizce tur başlamak üzere,” dedi.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.