Kureyş’in Kurtları

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

İnan Çetin, “harap kalpler”in hikâyelerini gerçek birer hazineye dönüştürüyor. “Ağaç yağmurun, kuş göğün, göç zorlukların anısını taşır, insan ise hikâyelerin.”

Günümüz edebiyatının kendine özgü isimlerinden İnan Çetin, kara şehirlerde, rüzgârlı tepelerde, uğultulu ormanlarda dolaşıyor; ölüm-yaşam,  hayal-gerçek, günah-masumiyet, insan-doğa karşıtlığının temel taşlarına dokunuyor: Mucizelerin efsanelerle harmanlandığı tuhaf coğrafyalarda anılarıyla yaşayan, doğanın ve tarihin işaretlerini kader gibi alınlarında taşıyan, şifasız hastalıklarla, açlık ve savaşla sınanmış “dilbaz” insanların akıl almaz öykülerini anlatıyor okuruna: Belki hakikatten uzaklaşıp korunmak, belki de hakikate erip atlasın ötesine uzanmak için...

Dedem iflah olmaz bir hayalci, iyi bir masal anlatıcısıydı, ama tümüyle gerçekdışı bir hikâye anlatacak son kişiydi. Onun yarı gerçek yarı hayali bir varlık olduğunu düşündüğüm yılların üstünden neredeyse yarım yüzyıl geçmiş. Belki bu yüzden, şimdi ben de onun gibi akıl almaz hikâyeleri seviyorum; güzel taş evleri, birbirinden güzel hayvanları, her yıl değişen meyve ağaçlarını, iyi insanları da. Ve anılarıyla baş başa kalmış boş bir evi görünce çok üzülüyorum, bir düşman gelip de evi yemiş gibi.

Babası, annesi, kız kardeşi ve kimi dostları dünyadan göçmüştü dedemin; ebediyen ayrılacağını düşünmediği kişilerle tek tek vedalaşıyor, kimsesizleşiyordu. Onu hep pencere kenarına oturmuş karanlığın sokağa inişini seyrederken bulurdum. Gelen geçen olmazdı pek. İkimiz oturur, sessizce karanlığı izlerdik. Hava açıksa ve bulut da yoksa gökyüzünün mavi tacında yıldızlar yüzerdi. Aşağıdaysa her yer karanlık, belirsiz... Uzakta loş dağlar, yakında belli belirsiz taş evler ve birer leke gibi geceye düşmüş ağaçlar. Biraz aşağıdan ise nehrin uğultusu gelir, kulaklarımızda zaman gibi çınlardı.

I

Temmuz, yayla ayıydı. Yayladaki evimiz bir düzlüğün başında, iki derenin arasında, ormanlarla kaplı büyük dağın yakınındaydı. Akşamları dağların yakınlaştığı, çardağa kadar indiği sezilirdi, insan sesleri suların sesine karışırdı: Her zaman güzel renkler, duyumlar içeren bir dünya. Ama bu dünyaya uzun süredir ayak basmıyordu dedem. Çok yaşlıydı, kasabanın birkaç yüz metre dışındaki küçük bir konağı andıran taş evinden pek az dışarı çıkıyordu.

Takdire şayan, cesur, saygın kişiliğiyle ailemizin gurur duyduğu bir insandı dedem, kasabayı yücelten pek çok işte onun imzası vardı. Bu uzun boylu adamın sevgisi de dillere destandı, kelimelere yer vermez bir sevgi. Elbette gerçekte karşılıksız sevdiği tek kişi ninemdi, tek şey ise insanüstü ama ancak bir insan aracılığıyla etkinleşen gizemli güçlerdi ki annem, dedemin hayvanlar üstünde olduğu kadar gelecek üstünde de büyük bir etkisi olduğuna inanır, kimi zaman durup gökyüzüne baktığında, “Dedeniz yıldızlarda ne görüyor olabilir?” derdi. Gerçekten de dedem bazı geceler gözlerini dikip gökyüzünü incelerdi. Başlangıçta onun can sıkıntısından kayan yıldızları saydığını düşünmüştüm, ama sonra tıpkı yolların kesişmesini, kavşağın dörtlüğüyle çatallaşmasını çağrıştıran bir duruma bakar gibi yıldızlara baktığını, gidilecek yolu tahmin etmeye çalıştığını anlayacaktım. Aslında, birtakım insanların neden öbürlerinden farklı olduklarını o yıllarda öğrendim, gün geçtikçe tuhaflaşan dedem sayesinde. Öyle ki, sadece söyledikleri değil, hareketleri, davranışları, bakışları, konuşurken kelimeler arasında durakladığında büründüğü gizem, her şeyi tuhaflaşıyordu dedemin.

O yaz yine yayladaydık ama dedemsiz yaylanın tadı tuzu kaçmıştı. Annem ilk gün, yılanların bize dokunmaması ve evimizden uzak durması için şu duayı okumuştu: Yılan yılan nurlu yılan / Küme ağaçlar aşkına / Küme bulutlar aşkına / Biz evimizi yüklenip getirdik / Sen evini yüklen git.

Bunu, yaylanın başındaki dağın öte düzlüklerinde yaşayanlardan öğrenmişti. Ağuiçenler diyorlardı onlara. Dedeme “Her Şeyin Efendisi” lakabını da bu Ağuiçenlerin yaşlılarından biri takmıştı. Annem çoğu zaman iğnelemek için “Her Şeyi Bilen Adam” derdi dedeme. Yalnız iğnelemek için değil, övmek için de. Bunu söylerken, dedemin her daim geleceği gördüğünü, gökyüzünde yazılı çizgilerin doğruluğunu bazen avuçlarda, bazen de hiç anlamadığımız şekillerde okuduğunu kastederdi ki, dedemi iğnelemesi de, onu övmesi de bu sebeptendi.

Derken bir gün, hep merak ettiğim Ağuiçenlerden o yaşlı adam yayladaki evimize misafir geldi, dedemin de orada bulunmasını istiyordu. Dedemi kasabadan alıp at sırtında yaylaya getirmek görevi bana verilmişti. Gidip getirecektim ama dedemi at üstünde düşününce, tuhaf bir durum, Her Şeyin Efendisi’nin birden değişeceğini, at üstünde göğe çıkacağını kuruyordum ki, atın ön ayakları şaha kalkıp yerden kesiliyor, sonra at da dedem de yakut rengine girip gökte kayboluyorlardı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.