Kabil’in Gizli Kızları - Erkek Kılığındaki Afgan Kızlarının Bilinmeyen Hikâyesi

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Araştırmacı gazeteci Jenny Nordberg, kız çocuğu olarak büyümenin ne anlama geldiğine dair fikirlerinizi baştan aşağı değiştirecek gizli bir geleneği gün yüzüne çıkarıyor.

Neredeyse tamamen erkeklerin hâkim olduğu bir kültür olan Afganistan’da bir oğulun doğumu kutlama sebebiyken bir kızın doğumu genelde talihsizlik olarak görülüp matemle karşılanır. Bacha posh (Afgan Farsçasında tam olarak “erkek çocuğu gibi giyinmiş” manasına gelir) bir süreliğine erkek çocuğu gibi yetiştirilen ve dış dünyaya böyle tanıtılan bir kız çocuğudur. Bu olguyu New York Times için haberleştiren muhabir Jenny Nordberg, kadınların neredeyse hiçbir haklarının olmadığı ve çok az özgür oldukları, cinsiyetlerin derinden ayrıştığı bir toplumun diğer yüzünde gizlice yaşayanların güçlü ve etkileyici hikâyesini anlatmıştır.

“Afganistan ham bir ataerkillik hikâyesidir. Dolayısıyla aynı zamanda kadın ve erkek atalarımızın sürdürdüğü yaşamlardan unsurlar taşıyan Batı tarihinin de bir hikâyesidir.”

“Cinsiyet bizim için güzellik, aşk ve sihir yüklüdür. Erkeklerle kadınlar “farklı”dır, çünkü biz çoğu zaman bu farklardan yararlanırız ve çünkü bu nosyanlarla oynamayı ve bunları geliştirmeyi severiz. Cinsiyet, keşfedebildiğimiz bir bilinmezdir – gerçi iki farklı cinsiyetten oluşan ikili tanımın kurcalanması birçok kişiyi huzursuz eder.”

Kabil’in Gizli Kızları aynı zamanda heteroseksüelmiş gibi davranmak zorunda kalan Amerikan deniz piyadesinin, Nazi Almanyası’nda protestanmış gibi davranan Yahudi ailenin, ten rengini açmaya çalışan siyahi bir Güney Afrikalı’nın hikâyesidir.

Bu hikâye 2009 ile 2014 arasında Afganistan, İsveç ve Amerika Birleşik Devletleri’nden aktarılmıştır. Kitaptaki olayların çoğu 2010 ile 2011 arasında geçmektedir. Karakterlerin hikâyelerini bana anlatıldığı gibi aktardım, bu arada bizzat gözlemlemediğim ayrıntıların tamamını kanıtlarla desteklemeye çalıştım. Kitaptaki herkes kendisiyle kitabın amaçları doğrultusunda mülakat yapılmasına razı oldu ve isminin saklı kalıp kalmamasına kendi karar verdi. Bazı örneklerde, görüşmecinin kimliğini korumak amacıyla isimler ya da tanımlayıcı ayrıntılar değiştirildi ya da dahil edilmedi. Görüşmecilerin hiçbirine katılımları karşılığında para teklif edilmedi ve herhangi bir ödeme yapılmadı. Tercümanlara çalışmaları karşılığında ödeme yapıldı. Tercümeden ya da kendi kısıtlamalarımdan kaynaklanan tüm hataların sorumluluğu bana aittir.

Bu öznel bir hikâyedir.

AZITA, BIRKAÇ YIL ÖNCE

“Erkek kardeşimiz aslında bir kız.”

Sabırsız görünümlü ikizlerden biri bu sözleri onaylamak için başını sallıyor. Sonra kız kardeşine dönüyor. O da onaylıyor. Evet, doğru. Bunu kanıtlayabilir.

Tek yumurta ikizi olan kızlar on yaşındalar, yüzlerinde birkaç küçük çil var, siyah saçlı ve sincap gözlüler. Birkaç dakika önce, annelerinin diğer odadaki telefon konuşmasının bitmesini beklerken karma çalmaya ayarlanmış iPod’umun müziğiyle dans ettik. Kulaklıkları aramızda elden ele geçirip en iyi dans hareketlerimizi sergiledik. Mükellef kalça hareketlerine ayak uyduramasam da şarkıya büyük özenle eşlik etmem kabul gördü. Kabil’in çok sayıda küçük orta sınıf ailesine ev sahipliği yapan Sovyet yapımı labirentteki binanın buz gibi çimento duvarlarında yankılanan sesim kulağa son derece iyi geliyordu.

Şimdi dore işlemeli bir koltuğa oturduk ve ikizler, gümüş kaplamalı bir tepside kulplu cam bardaklardan ve pompalı termostan oluşan bir çay servisi hazırladılar. Mehman khana, bir Afgan evinin en gösterişli odasıdır, sahiplerinin zenginliğini ve iyi ahlakını sergilemesi amaçlanır. Kenarındaki çatlağı şeffaf bir seloteyple tutturulan sehpanın üzerinde içinde Kuran ayetlerinin olduğu kasetler ve şeftali renkli kumaş çiçekler var. Bacaklarını koltukta düzgünce altlarına toplayan ikiz kız kardeşler, büyük sırlarını açıklamalarına tepki vermediğim için biraz alındılar. İki numaralı ikiz öne eğildi: “Doğru bu. O bizim küçük kız kardeşimiz.”

Onlara gülümseyip yine başımı sallıyorum. “Evet.” Tabii. Bir sehpaya yerleştirilmiş çerçeveli fotoğrafta erkek kardeşleri üzerinde V yakalı bir kazak ve kravatla poz vermiş, yanındaki babası geniş geniş gülümsüyor ve bıyıklı. Salonda sergilenen tek fotoğraf bu. Babanın en büyük kızları ders kitaplarından ve balkondaki çanak antenle izledikleri uydu televizyonundan kaptıkları zayıf ama hevesli bir İngilizceyle konuşuyorlar. Burda ortak bir dil sorunumuz olduğu söylenebilir, belki.

“Peki” diyorum, dostça davranmaya çalışarak. “Anlıyorum. Sizin kız kardeşiniz. Şimdi, en sevdiğin renk nedir Benafşa?” Benafşa, kırmızıyla mor arasında gidip geliyor, sonra da bu soruyu kız kardeşine yöneltiyor ve o da bunu aynı ciddiyetle düşünüyor. Her ikisi de turuncu yün hırkalar ve yeşil pantolon giyen ikizler, birçok şeyi kusursuz kız senkronizasyonuyla yapıyor gibi görünüyorlar. Kıpır kıpır başlarının tepesinde parlak lastik saç tokaları var ve ancak biri konuştuğunda ötekinin tokası birkaç saniyeliğine kıpırdamadan duruyor. O anlar bir acemi için ikizleri birbirinden ayırt etme fırsatı: “Anahtar, Beheşta’nın yanağındaki küçük doğum lekesi. Benafşa “çiçek” demek; Beheşta “cennet”. “Büyüdüğümde öğretmen olmak istiyorum.” Beheşta yeni konumuzu kendiliğinden ortaya atıyor.

İkizlerin her biri soru sorma sırası kendilerine geldiğinde aynı şeyi bilmek istiyorlar: Evli miyim?

Cevabım akıllarını karıştırıyor, çünkü –açıkça belirttikleri gibi– çok büyüğüm. Otuz üç yaşındaki evli, dört çocuklu annelerinden bile birkaç yaş büyüğüm. İkizlerin küçük erkek kardeşlerinin yanı sıra bir kız kardeşleri daha var. İkizlere annelerinin aynı zamanda milletvekili olduğunu söylüyorum. Yani anneleriyle kıyaslarsak bende olmayan birçok şey var. Görünüşe göre bu mantık hoşlarına gidiyor.

Erkek kardeşleri birden kapı aralığında beliriyor.

Altı yaşındaki Mehran, yanık tenli, yuvarlak yüzlü, yanaklarında derin gamzeler var, yüzünü ekşittiğinde kaşları yukarı çıkıp iniyor ve ön dişlerinin arası iyice açık. Saçları kız kardeşlerininki kadar siyah, ama kısa ve dik dik. Dar kırmızı kot gömlek ve mavi pantolon giymiş, çenesi önde, elleri kalçalarında, kendinden emin adımlarla kasıla kasıla odaya giriyor, doğrudan bana bakıp oyuncak silahını yüzüme doğrultuyor. Sonra tetiği çekip selamını haykırıyor: piyuv. Ben ölmeyip karşı ateş de açmayınca arka cebinden plastik bir süper kahraman çıkarıyor. Bu eküri sarı saçlı, parlak beyaz dişli, şişkin göğsünden iki silah kemeri gevşekçe sarkıyor ve makineli tüfeği var. Mehran, insan heykelciğine Afgan Farsçasıyla bir şey söylüyor ve sonra onu dikkatle dinliyor. Mutabık gibi görünüyorlar: Taarruz başarılı idi.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.