İblisname – Bir Hayalin Gerçek Tarihi

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları
İnan Çetin’den Bir Hayalin Gerçek Tarihi
Kendisini terk eden karısını bulmak umuduyla gizemli K. kentine gelen Emir, esrarengiz hikâyelerle çevrelenmiş bir evde bulur kendini. Kentlilerin “Merhamet Evi” dedikleri bu gizemli yer bir çeşit düşkünler evidir. Burada ruhlarını sağaltmaya çalışan insanlar oturup birbirlerine gördükleri şiddeti, savaşı, ülkenin her yanına yayılmış çürümeyi, ölümleri, intiharları anlatırlar. Savaşta kocasını kaybetmiş Elif'in Osmanlıca yazdığı İblisname adlı güncesini çevirmeye başlayan Emir, bu esrarlı kentte karısını ararken adeta bir işaretler girdabına kapılır ve hayatımızın içine gömüldüğü esrara doğru yol alır. Yakın ve uzak tarihimizin, günlük yaşantımızın şaşırtıcı ayrıntılarına kadar uzanan İblisname bir labirent; düşle gerçeğin, umutla umutsuzluğun çarpıştığı, masalsı imgelerle dolu bir arayışın romanı.

Romanı okurken hep Franz Kafka’nın Dava romanıyla bir bağlantı kurmaya çalıştım, aslında hep orada duran bir şeyi ancak roman bitince farkına vardım. (...) İblisname, doğadaki adalet duygusu anlamında bence başarılı bir roman. Gerçek ile gerçeküstünün dumanlı nitelikte buluşması diyebiliriz buna.
(Asuman Kafaoğlu-Büke / Dünya Kitap)

İblisname
, üstüne yapılacak pek çok değerlendirmenin yanında, son zamanlarda yazılmış romanlar arasında yeni bir romancıyı sıra dışında tutmaya yetecek dil ve anlatım biçimine ve dilindeki zenginliği adamakıllı zorlayan anlam zenginliğine sahip. Her satırında okurun gözlemlerini aşağı çeken yoğunluk ve zengin çağrışımlarla örülmüş ki, İblisname’nin en önemli özelliği bu.
(Semih Gümüş / Milliyet Sanat)
İKİNCİ BÖLÜM
Pervin Kimin Yasını Tutuyor?

Bu, sanırım yorgun olmamdan kaynaklanıyordu. Çünkü ben umutların pek çabuk kırılan şeyler olduğunun farkında değildim henüz. Bir şeylerin içimden zamanı geldiğinde çekip gideceğinin, hiçbirini alıkoyamayacağımın bilincinde değildim. Bunun için daha çok deneyime ve epey zamana ihtiyacım vardı.
Çocukluğumda bana çok şey öğreten, benden de çok şey öğrenen yetişkinlere çok şey borçluyum. Tek kusuru cömertliğiydi onların, şöyle ellerini ceplerine daldırdıklarında bana dünyayı bağışlayacaklarmış gibiydiler. Hayatın bir başka bileşenini daha anımsıyorum; keskin, iç bayıltan o korkunun ve günahın kokusu!
Bu yalnızca başlangıç. Olmuş şeyin de telafisi çok güçtür.
Pervin’i tanıdığımda, uzun zamandır Oya’nın yüzünü anımsayamadığımı, gözlerimin önüne getiremediğimi acıyla fark etmiştim. Bu ürpertiyi içimde duyduğumda, ben de bana yıpranmış görünen bütün yüzleri Oya’nın yüzüne benzetmeyi alışkanlık edindim; oysa anımsadığım yüz o yüz değildi. Kendime ihanet edeceğimden korkup Pervin’den uzak durmayı denedim, ama olmadı. Elimden geldiğince şaşkınlık göstermiyor, ama nedense her zaman arzu etmeme karşın başaramıyordum bunu. Yıllarını içindeki kuruntuları, kuşkuları, şaşkınlıkları yatıştırmaya harcamış insanlar bile bunu başaramamıştır. İnsan kötü şeylerin hep aceleci davrandıkları duygusuna kapılıyor, bir suçun çekiciliği nedir, bir günahın cezası nasıl bir duygudur, mümin olmakla zındık olmanın arasındaki fark bildiğimiz gibi midir, hepsini merak edip öğrenmek istediğinden bu duygudan kurtulamıyor.
Pervin’in yanında bunlara değilse de bunlarla yakın akraba olan duygulara kapılmama karşın, yine de rahattım, bakışları bu rahatlığı veriyordu bana.
Rastlantı sonucu tanışmıştık Pervin’le. Bir an göz göze gelmiş, dudaklarımızda küçük kıpırtılar oluşmuş, sonra da nasıl olmuştuysa konuşmaya, sohbet etmeye başlamıştık. Ama yüzümüzde o talihsiz âşıklara özgü sevinç yoktu, olsaydı bilirdim, çok eski olmayan bir zamanda beni yoklayıp ansızın kendini dışarı vuran o sinsi ve sözcüksüz aşk duygusunu bir kez görmüştüm hayatımda. Belki onu yaşamamış, görmemiş olanlar da bilir, çünkü zaman kadar olmasa da epey eskiye dayanır tarihi. Bütün insanların ortak konusudur; hem kuytu yerlere, sihirli sözlere hem de apaçık, gizemsiz törenlere düşkündür o. Yüzyıllardır kuşaktan kuşağa geçmesine karşın, ihanetinden vazgeçmemiştir hiç, yüzüne gülüp arkandan dolaplar çeviren ikiyüzlü bir dost gibi.
Bu kadar yakındığıma bakmayın, Pervin coşkunluk ve neşeyle eteklerini dalgalandırarak az önümde yürürken, bir an ona âşık olduğumu sanmıştım. O da dönüp yüzüme bakmış, sanki ne düşündüğümü sezmiş gibi bir an beklemişti yetişmem için.
Zavallı dostu, sevgilisi, arkadaşı Adar’ın öldürülüşü onu çok sarsmıştı. O acılı günleri anlatırken Pervin, sanki bütün o geceleri ben tek başına ağlayarak geçirmişim gibi avuçlarımın terlediğini, yavaş yavaş damarlarımdan çekilen kanın beynime akın ettiğini hissetmiştim. Ne tuhaftır ki, son sayfasına yaklaşıldıkça üreyen bir kitap gibi, o çok sevdiği sözcüklerinden kopamıyor, vedalaşıp gidemiyordum.
Bahar gelmişti. Sokaklar canlanmaya, kent hareketlenmeye başlamıştı. Geçip gittiğim sokakların pencerelerinde ellerinde eldivenler camları silen kadınlar görüyordum. Coşkun ve doğurgan bahar –belki– bütün kış boyunca derin bir kederle evlerine kapanmış bu kadınları adeta açık pencerelerden püskürtmüştü. Sokakları sabun, deterjan kokuyordu K. kentinin; kibrini benim gibi umutsuz günahkârlardan bile gizleyemez olmuştu. Çok çok eski kederler, hüzünlü aşk izleri, avuntusu olanaksız, yitirilmiş evlatların acısı, yapay cennetlerin tortulaşmış pisliği bu temizlik seferberliğiyle silinip atılacaktı sanki. Burası, evrene açılan bir Tanrı kapısıydı, fazlasıyla keskin hatlı ve fazlasıyla yumuşak.
* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.