Harry Potter ve Ölüm Yadigârları

PAYLAŞ
SATIN AL YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Harry Potter serisinin tüm dünyada heyecanla beklenen 7. ve son kitabı Harry Potter ve Ölüm Yadigârları 6. kitabın sonunda yarım kalan görevlerini tamamlamak için yola çıkmaya hazırlanan Harry ve arkadaşları, bu son kitapta da maceradan maceraya koşuyor.

Karanlık Lord Yükseliyor

İki adam ay ışığıyla aydınlanmış dar patikada birbirinden birkaç metre uzakta aniden belirdiler. Bir an ikisi de asasını karşısındakinin göğsüne doğrultulmuş halde kıpırdamadan durdular, sonra, birbirlerini tanıyarak asalarını pelerinlerinin altına soktular ve aynı yönde çevik adımlarla yürümeye koyuldular.
“Haber var mı?” diye sordu, daha uzun boylu olanı.
“En iyisinden,” diye cevap verdi Severus Snape.
Patikanın sol yanında yabani, bodur kabadikenler vardı, sağ yanında ise yüksek, özenle kırpılmış bir çit. Adamların uzun pelerinleri, onlar yürüdükçe bileklerinin etrafında çırpınıyordu.
“Geç kalacağımı sandım,” dedi Yaxley. Tepeden sarkan ağaçların dalları ay ışığını kestikçe kaba yüz hatları bir görünüp bir kaybolarak. “Sandığımdan daha zor oldu. Ama umarım tatmin olur. Sen iyi karşılanacağından emin görünüyorsun, öyle mi?”
Snape başını sallayarak doğruladı ama açıklama yapmadı. Sağa, patikadan uzanan daha geniş bir araba yoluna döndüler. Yüksek çit de onlarla birlikte kavislendi, adamların önünü kesen bir çift heybetli dövme demir kapının gerisinde uzaklara yöneldi. İki adam da durmadı: sessizlik içinde selam verircesine sol kollarını kaldırdılar ve koyu renk metal sanki dumanmış gibi dosdoğru içinden geçtiler.
Porsukağacı çit, adamların ayak seslerini boğuyordu. Sağ taraflarında bir yerde bir hışırtı vardı: Yaxley gene asasını çekti, yol arkadaşının başının üstünden uzattı ama gürültünün kaynağının çitin tepesi boyunca haşmetle yürüyen bembeyaz bir tavuskuşu olduğu anlaşıldı.
“Kendine hep iyi bakmıştır bu Lucius. Tavuskuşları, ha?…” Yaxley, burnundan “hıh” diye bir ses çıkartarak asasını gerisin geri cüppesinin altına soktu.
Dümdüz ilerleyen araba yolunun sonundaki karanlıktan, elmas biçimindeki alt kat pencerelerinin ışıkları parıldayan büyük bir malikâne yükseliyordu. Çitin gerisindeki karanlık bahçenin bir yerlerinde bir çeşme çağıldıyordu. Snape ve Yaxley ön kapıya doğru hızla ilerlerken ayaklarının altında çakıllar takırdadı. Kapı, kimse tarafından gözle görülür biçimde açılmamasına rağmen, onlar yaklaşınca içeri doğru savruldu.
Hol büyüktü, loş bir şekilde aydınlatılmıştı ve lüks bir şekilde döşenmişti, taş döşemenin büyük kısmını muhteşem bir halı kaplıyordu. Duvarlardaki solgun yüzlü portrelerin gözleri, onlar uzun adımlarla yanlarından geçerken, Snape ve Yaxley’i izledi. Bir sonraki odaya açılan ağır bir tahta kapının önünde durdular, bir kalp atışı süresince tereddüt ettiler, sonra Snape bronz tokmağı çevirdi.
Salon uzun ve gösterişli bir masanın çevresinde oturan sessiz insanlarla doluydu. Odanın her zamanki mobilyaları kayıtsızca duvarların dibine çekilmişti. Tek ışık kaynağı, üzerinde yaldızlı bir ayna olan güzel, mermer bir şömine rafının altındaki gürleyen ateşti. Snape ve Yaxley bir an eşikte oyalandılar. Gözleri ışık yokluğuna alışınca yukarı, sahnenin en tuhaf yanına çevrildi: besbelli baygın olan bir insan şekli, masanın üstünde baş aşağı asılmış, görünmez bir ipten sarkarmış gibi yavaş yavaş dönüyor, aynada ve alttaki masanın çıplak, cilalı yüzeyinde yansıması görünüyordu. Bu acayip manzaranın altındaki insanların hiçbiri ona bakmıyordu, neredeyse tam altında oturan solgun yüzlü bir delikanlı hariç. Kendine engel olamayıp dakika başı yukarı bakıyormuş gibiydi.
“Yaxley, Snape,” dedi tiz, berrak bir ses, masanın başından. “Az daha geç kalıyordunuz.”
Konuşan kişi şöminenin tam önüne oturmuştu; öyle ki yeni gelenlerin ilk başta onun siluetinden fazlasını seçmeleri zordu. Ancak, yakınlaştıklarında yüzü loş ışıkta parladı. Tüysüz, yılanımsı bir yüzdü bu, burun deliklerinin yerinde yarıklar vardı ve yatay gözbebekleri olan gözleri kırmızı kırmızı parıldıyordu. Teni öylesine açık renkti ki, sanki incimsi bir ışıltı yayıyor gibiydi.
“Severus, buraya,” dedi Voldemort, hemen sağındaki iskemleyi işaret ederek. “Yaxley – Dolohov’un yanına.”
İki adam kendilerine ayrılmış yerlere oturdular. Masadakilerin çoğunun gözleri Snape’i izledi, Voldemort da önce onunla konuştu.
“Evet?”
“Lordum, Zümrüdüanka Yoldaşlığı Harry Potter’ı şu anda bulunduğu güvenli yerden önümüzdeki cumartesi gece yarısı çıkarmaya niyetli.”
Masanın çevresinde oturan diğerlerinin ilgisi gözle görülür şekilde arttı: kimi kaskatı kesildi, kimi yerinde kıpırdanmaya başladı, hepsi gözlerini dikip Snape ile Voldemort’a baktı.
“Cumartesi… gece yarısı,” diye tekrarladı Voldemort. Kırmızı gözleri öyle bir yoğunlukla Snape’in kara gözlerine dikildi ki onları gözleyenlerden bir kısmı bakışlarını uzaklaştırdı; belli ki kendilerinin de o bakışın yırtıcılığıyla yanacağından korkmuşlardı. Snape ise sükunetle Voldemort’un yüzüne baktı ve bir-iki saniye sonra, Voldemort’un dudaksız ağzı gülümsemeye yakın bir şeyle büküldü.
“İyi. Çok iyi. Ve bu bilgi…”
“Hakkında konuştuğumuz kaynaktan,” dedi Snape.
“Lordum.”
Yaxley, uzun masanın diğer ucunda, Voldemort ile Snape’e bakmak için öne eğilmişti. Bütün yüzler ona döndü.
“Lordum, ben farklı şeyler duydum.”
Yaxley bekledi, ama Voldemort konuşmadı, o da devam etti. “Dawlish, şu Seherbaz, ayın otuzuna, yani oğlanın on yedi yaşında olacağı geceye kadar Potter’ın yerinden oynatılmayacağını ağzından kaçırdı.”
Snape gülümsüyordu.
“Kaynağım bana sahte bir iz bırakma yolunda planlar olduğunu söyledi; bu, o olmalı. Hiç şüphe yok ki Dawlish’e Şaşırtma Büyüsü yapılmış. Bu ilk sefer olmayacak, çabuk etkilendiği biliniyor.”
“Sizi temin ederim, Lordum, Dawlish oldukça emin görünüyordu,” dedi Yaxley.
“Eğer Şaşırtılmış’sa, emin olması doğal,” dedi Snape. “Ben seni temin ederim, Yaxley ki, artık Seherbaz Bürosu Harry Potter’ın korunmasında rol oynamayacak. Yoldaşlık, bizim Bakanlık’a sızdığımıza inanıyor.”
“Demek ki Yoldaşlık sonunda bir şeyi doğru anlamış, ha?” dedi, Yaxley’e yakın oturan tıknaz bir adam; masanın orasında burasında yankılanan hırıltılı bir kıkırtı koyuverdi.
Voldemort gülmedi. Bakışı yukarı, tepede yavaşça dönen bedene takılmıştı ve düşünmeye dalmış görünüyordu.
“Lordum,” diye devam etti Yaxley, “Dawlish oğlanı nakletmek için tamamen Seherbaz’lardan oluşan bir ekip kullanılacağına inanıyor…”
Voldemort kocaman, beyaz elini havaya kaldırdı, Yaxley hemen sindi ve Voldemort yeniden Snape’e dönerken dargın dargın baktı.
“Sonra oğlanı nereye saklayacaklar?”
“Yoldaşlık’tan birinin evine,” dedi Snape. “Kaynağa göre bu yere, Yoldaşlık ile Bakanlık’ın birlikte sağlayabildiği her türlü korunma sağlanmış. Sanırım bir kere oraya gitti mi onu alma şansı zayıf, Lordum, tabii Bakanlık önümüzdeki cumartesiden önce düşmüş olmazsa – ki bu da bize yeterince sihiri keşfedip bozma, geri kalanını da kırma şansı verir.”
“Ee, Yaxley?” diye masadan aşağı doğru seslendi Voldemort. Ateşin ışığı kırmızı gözlerinde garip garip parlıyordu. “Önümüzdeki cumartesiye Bakanlık düşmüş olacak mı?”
Bir kez daha bütün başlar döndü. Yaxley omuzlarını dikleştirdi.
“Lordum, bu konuda iyi haberlerim var. Zorlukla ve büyük çabaların ardından, Pius Thicknesse’e bir İmperius Laneti yapmayı başardım.”
Yaxley’in çevresinde oturanların çoğu etkilenmiş göründü; hemen yanında oturan uzun, çarpık yüzlü Dolohov, onun sırtına vurdu.
“Bir başlangıç,” dedi Voldemort. “Ama Thicknesse tek bir kişi. Ben harekete geçmeden önce, Scrimgeour bizim adamlarımız tarafından sarılmış olmalı. Bakan’ın hayatına yönelik, başarısızlığa uğramış bir girişim beni çok geriye götürür.”
“Evet – Lordum, bu doğru – ama biliyorsunuz, Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi’nin başkanı olarak Thicknesse’in yalnızca Bakan’ın kendisiyle değil, bütün diğer Bakanlık bölümlerinin Başkan’ları ile düzenli teması var. Sanıyorum şimdi kontrolümüz altında bu kadar yüksek rütbeli bir görevli olduğuna göre, ötekilerine boyun eğdirmek kolay olacak, o zaman da hep birlikte Scrimgeour’u devirmeye çalışırlar.”
“Dostumuz Thicknesse geri kalanları kendi tarafına çekmeden önce yakalanmazsa, tabii,” dedi Voldemort. “Her halükârda Bakanlık’ın önümüzdeki cumartesiden önce benim elime geçme ihtimali zayıf. Eğer vardığı yerde oğlana dokunamayacaksak, bunu o yoldayken yapmalıyız.”
“Orada bir avantajımız var, Lordum,” dedi Yaxley, takdirden payını alma konusunda kararlı görünüyordu. “Artık Sihirli Ulaşım Dairesi’nde birkaç adamımız var. Eğer Potter Cisimlenirse ya da Uçuç Şebekesi’nden yararlanırsa, hemen haberimiz olacak.”
“İkisini de yapmayacak,” dedi Snape. “Yoldaşlık, Bakanlık tarafından kontrol edilen ya da düzenlenen her tür taşıma biçiminden kaçınıyor; orasıyla ilgili hiçbir şeye güvenleri yok.”
“Daha iyi,” dedi Voldemort. “Açıkta gitmek zorunda kalacak. Yakalaması çok daha kolay.”
Voldemort devam ederken, başını kaldırıp bir kere daha tepede dönen şekle baktı. “Oğlanla şahsen ben ilgileneceğim. Harry Potter meselesinde pek çok hata yapıldı. Bir kısmı benim hatamdı. Potter’ın hayatta olması onun zaferlerinden çok benim yanlışlarımın sonucu.”
Masanın çevresindekiler Voldemort’u endişeyle süzdü, yüzlerindeki ifadeden her birinin Harry Potter’ın yaşamaya devam etmesi nedeniyle suçlanmaktan korktuğu anlaşılıyordu. Ancak hâlâ tepesinde duran baygın bedene hitap eden Voldemort, onların herhangi birinden ziyade kendi kendine konuşuyor gibiydi.
“Dikkatsiz davrandım, o yüzden de en iyileri dışındaki bütün planları bozan şans ile tesadüf beni engelledi. Ama artık biliyorum. Daha önce anlamadığım şeyleri anlıyorum. Harry Potter’ı öldüren kişi ben olmalıyım, olacağım da.”
Bu kelimelerle birlikte, görünürde onlara cevap olarak, ıstırap ve acıdan doğma ani bir feryat duyuldu. Masadakilerin çoğu, şaşkın halde, aşağı baktılar, çünkü ses ayaklarının altından geliyor gibiydi.
“Kılkuyruk,” dedi Voldemort, sakin, düşünceli ses tonunda hiçbir değişiklik olmadan ve gözlerini yukarıda dönüp duran bedenden ayırmadan, “seninle mahkûmumuzu sessiz tutma konusunda konuşmamış mıydık?”
“Evet, L-lordum,” dedi masanın ortalarındaki bir yerde küçümen bir adam nefesi kesilerek, iskemlesinde öyle aşağıda oturuyordu ki ilk bakışta iskemle boş gibi duruyordu. Şimdi iskemlesinden zahmetle indi, arkasında tuhaf bir gümüş ışıltısı dışında hiçbir şey bırakmadan, odadan dışarı seğirtti.
“Dediğim gibi,” diye devam etti Voldemort, müritlerinin gergin yüzlerine bir kez daha bakarak, “şimdi daha iyi anlıyorum. Örneğin, Potter’ı öldürmeye gitmeden önce birinizden asa ödünç almaya ihtiyacım olacak.”
Etrafındaki yüzlerde şoktan başka bir şey okunmuyordu; onların kollarından birini alacağını ilan etmişti sanki.
“Gönüllü yok mu?” dedi Voldemort. “Bir bakalım... Lucius, artık bir asan olması için herhangi bir neden göremiyorum.”
Lucius Malfoy başını kaldırıp baktı. Teni ateşin ışığında sarımtrak ve mumumsu görünüyordu, gözleri de çökmüş ve gölgelenmişti. Konuştuğunda, sesi boğuktu.
“Lordum?”
“Asan, Lucius. Asana ihtiyacım var.”
“Ben...”
Malfoy gözünün ucuyla karısına baktı. Uzun sarı saçları sırtından aşağı inen kadın da neredeyse onun kadar solgundu, dümdüz karşıya bakıyordu ama masanın altında narin parmaklarıyla kısacık bir süre kocasının bileğini kavradı. Onun teması üzerine Malfoy elini cüppesinin içine soktu, bir asa çıkardı ve elden ele Voldemort’a gönderdi. Voldemort asayı kırmızı gözlerinin önüne tutarak, yakından inceledi.
“Nedir?”
“Karaağaç, Lordum,” diye fısıldadı Malfoy.
“Ya çekirdeği?”
“Ejderha… ejderha yürekteli.”

“İyi,” dedi Voldemort. Kendi asasını çıkardı ve boylarını öçtü.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.