Hain

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Avrupa’nın ama özellikle İtalya’nın gizli tarini adeta “deşen” ve günümüzde geçen bir polisiyeyi tarihsel bağlarıyla anlatan “Carnivia Üçlemesi”nin veda kitabı.

11 Eylül saldırılarından sonra ses getirecek büyük bir terör eylemi peşindeki El-kaide uzantılarının hedefinde bu sefer Venedik var. İtalyan polis teşkilatının gözüpek memuru Kat, gerçek aşkı ve huzuru bulduğunu düşünürken yaşamının en zor sınavıyla yüzleşecektir. Aşık olduğu adamdan ve şehirden geriye kurtarılacak bir şeyler kalacak mıydı?

“Yüz Karası”yla başlayıp “Kayıp Geçmiş”le devam eden seri, nihayet “Hain”le olabilecek en görkemli şekilde sona eriyor.

Bugün de yine güzel bir gün olacaktı. Saat daha dokuzu bile bulmamasına karşın güneş yakıcıydı ve kuzeydeki Dolomit dağlarının üzerinde kalakalmış bulut parçacıkları dışında hava açıktı. Carabinieri sürat motoru dalgalar üzerinde zıpladıkça Kat Tapo yüzünün serin su serpintileriyle kaplandığını hissetti; damlalar kendisine hoş geldin diyordu sanki. Gazı iyice kökledi.

Teknenin kıç tarafında duran Teğmen Bagnasco korku içindeydi, yüzüne tokat gibi çarpan deniz suyunun etkisiyle soluğu kesiliverdi. Görece güvenli olan dümenevine doğru yuvarlanırcasına ilerledi. Kat kadının ıslanmış olduğunu fark etti, sanki yüzü de biraz yeşile çalıyordu. Teğmen Bagnasco’nun bu hali Bocco di Lido’ya, yani sakin Venedik lagününü Adriyatik Denizi’nin çırpıntılı açık sularından ayıran sığlık kesimlerle adacıkların bulunduğu bölgedeki açıklığa, başka bir deyişle ‘ağız’a kadar sürdü.

Kat, “Ne kadar zamandır Venedik’tesin sottotenente?” diye bağırdı motor gürültüsünün arasından.
“Bir ay” diye yanıt verdi öteki kadın ciddiyetle, oysa şu an onun için konuşmak bile son derece zor bir işmiş gibi görünüyordu.
“Yine de hâlâ deniz tutuyor seni öyle mi? Hem de deniz bu kadar sakinken?” dedi Kat şaşkınlık içinde.

Bagnasco karşılık vermedi. Onun içini bulandıran yalnızca deniz değil, amirinin San Marco’ya gidip gelen teknelerin arasında zikzaklar çizerek hızla sıyrılıp geçerken anlamsızca yaptığı keskin dönüşlerdi. Ama bunu capitano’ya söylese bile hiçbir şeyin değişmeyeceğini teğmen kendisi de biliyordu. Belli ki Yüzbaşı Tapo teknenin yanıp sönen mavi ışıldağını açarak hız sınırını aşma fırsatını yakaladığı için mutluydu. San Zaccaria alanındaki Carabinieri karargâhının yanından geçen Rio dei Greci’deki dubadan ayrıldıklarından beri durum böyleydi. Kat tekneye atlamış, bir gondolcu kadar dengeli bir şekilde ayakta durarak motoru çalıştırmıştı, oysa o sırada Bagnasco temkinli bir şekilde merdivenlerden inmeğe uğraşıyordu hâlâ.

Kıyı ağzı bocca’nın ortasındaki yapay adacığın yanından geçerlerken tekne sertçe sağa doğru yöneldi. Bu yapay ada, suyun altında bulunan ve MOSE adı verilen dev kapak düzeneğinin bir parçası olarak yeni kurulmuştu; siyasetçilere inanmak gerekirse bu düzenek şehri küresel su taşkınlarından koruyacaktı. Birçok Venedikli gibi Kat da bundan kuşkuluydu. Şimdiye kadar, söz konusu inşaatın girişimci ortaklarıyla ilişkisi olan on dört kişi yolsuzluk suçlamasıyla tutuklanmıştı, Venedik belediye başkanı da bu kişilerin arasındaydı, üstelik proje planlanan sürenin yıllarca gerisinde kalmış ve belirlenen maliyetin korkunç miktarlarda üstüne çıkmıştı.
Tekne bocca’yı geçtikten sonra Lido denen uzun ve geniş kıyı kordonuna koşut duruma gelene kadar dönüşünü sürdürdü. Kat dümeni çevirirken bir yandan da gözleriyle kıyıyı tarıyordu. Venedik’ten yalnızca birkaç kilometre uzaklıkta olmalarına karşın ağustos ayının şu son günlerinde Lido başka bir yüzyıldan kalmış bir sayfiye yeri gibi üzerindeki tembel havayı koruyordu hâlâ. Bir zamanlar Mussolini’nin İtalya’ya gelen Hitler’i karşıladığı küçük havaalanı Nicelli buradaydı, şimdi yalnızca helikopterler ve çok zengin kişilerin hafif uçakları için kullanılıyordu. İtalyan diktatörün en gözde film şenliğini yüceltmek için faşist dönemde yapılan dev boyutlardaki sinema da buradaydı, Kat küçücük görünen insanların sinemanın önünde oluşturduğu kalabalığı seçebiliyordu, yine de bir insanın böylesine muhteşem bir sabahı film izleyerek geçirmesini aklı almıyordu. Kıyıda peynir beyazından kestane kahvesine kadar her tür ten rengi bedenle kaplanmış şezlonglar tıpkı kabristandaki mezarlar gibi dip dibe sıralanmıştı göz alabildiğine. Bir zamanlar Venedik’in en ünlü oteli olan ve bağımsızlık dönemi mimari özelliklerini taşıyan cephesiyle zarif Bains Oteli de oradaydı işte; üstünde bornozu ve ağzında purosuyla Winston Churchill’in her sabah suluboya resim yaparak güne başladığı yerdi burası. Şimdi otel küresel durgunluğun bir başka kurbanı olarak konuta dönüştürülmek üzere kapatılmıştı ve bir zamanlar otele ait olan kumsalı da şezlonglar dolduruyordu. Otelin capanne della spiaggia’ları, yani Visconti’nin Venedik’te Ölüm filminin son sahnelerinde görülen Edward dönemi çizgili çadırlı deniz kabinleri kumsalın arka bölümündeki yerlerini koruyordu hâlâ, ama şu günlerde onlardan birini sezonluk kiralamak için milyoner olmanız gerekirdi.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.