Günlük 1953-1958 - 1. Cilt

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Her şeye karşın kimseye benzememeyi yeğliyorum. Bu düşünce sanat öğelerinden birisi olsa, ‘aşk kutsaldır’ ya da ‘yaşam güzeldir’ gibi en sıradan düşünceden göz alıcı bir esine şaşırtıcı özgünlükteki bir güç çıksa bile bu böyle. Fikir nedir, hatta sanatta dünya vizyonu nedir? Tek başlarına bir şey ifade etmez bunlar. Yalnızca hissedildikleri ve ruhsal olarak tüketildikleri bağlamda, çıktıkları irtifada ve bu irtifadan yansıttıkları parlaklık ölçeğinde anlam kazanabilirler. Sanat eseri bir düşüncenin ya da bir keşfin meselesi değildir; binlerce küçük esinin oluşturduğu bir yaratıdır, kendi madeninde yaşayan ve buradan yeni mineraller çıkaran insanın yaratısıdır.”

Türkçede romanlarıyla tanınan Witold Gombrowicz özgün yazınsal kimliğiyle bütünüyle örtüşen “Günlük”ünde otobiyografik karakterini sürdürür. Çok eski bir yazınsal gelenek olan günlük türünde, son derece Polonyalı ve felsefi temalar aracılığıyla kendisi hakkında bu hacimde kişisel bilgiyi dürüstlükle işleyişi, “kitabının gerçek öznesi olmak”la yıllarca “varoluşunun biçimi”ni arayan yazarı benzersiz kılıyor.

“Gombrowicz’in Günlük’ünü birkaç yıl önce bir solukta, heves­le okudum; yazılanları içime çektim, içinde boğuldum. Bu Gombrowicz’e, elindeki alaycı kılıçla, Polonya göklerinde soytarıları kovalayan bu muzip Baş Melek Mikail’e âşık oldum.” - Tadeusz Konwicki

“Şayet bir yaşam günlük gerektiriyorsa, bu onlardan birisi.” - Paul West

Witold Gombrowicz 1953’te “Günlük”ünü yazmaya başladığında, kırk dokuz yaşındaydı. Savaşın onu bir sürprizle yakaladığı 1939 yılından beri Buenos Aires’te yaşamaktaydı. Geleceği parlak genç bir yazar olarak, 29 Temmuz 1939’da, Gdynia Limanından kalkan, “Chrobry” (Cesur) adlı büyüleyici transatlantikle Polonya ve Arjantin arasında yeni bir deniz güzergâhının açılış yolculuğuna resmi olarak davet edilmişti. 22 Ağustos’ta Buenos Aires’e geldikten bir gün sonra, Almanya ve Sovyetler Birliği saldırmazlık anlaşması imzaladılar. Bir hafta sonra, Naziler Polonya’yı işgal ettiler. Geminin, Avrupa’ya dönmesi planlanmıştı. Gombrowicz, Polonyalı arkadaşlarıyla birlikte gemiye bindi, ancak son dakikada –“Chrobry” kalkmadan kısa bir süre önce– iki bavulunu kavrayarak, iskeleye doğru ilerledi. Arjantin’de kalmaya karar vermişti. Yazmaya başlamadan önce ülkesinin kaderinin ne olacağını bekleyerek, savaşı büyük yoksulluk içerisinde geçirdi. Stalinizm, 1945’te Polonya’nın üzerine çöktü. Gombrowicz’in yazar olarak kaderi mühürlenmişti. Birçok Doğu Avrupalı yazar gibi, göçmen yayınlarına bel bağlayarak ve Berlin’de yaşarken bile Rusça yazan Nabokov geleneğini izleyerek, Lehçeden başka bir dilde yazmayı reddetti.

Gombrowicz, anonim olmaktan kurtulmak için, romanı “Ferdydurke”yi (1937’de Varşova’da yayımlandı), içlerinde Kübalı yazar Virgilio Pinera’nın da bulunduğu birkaç arkadaşının yardımıyla, İspanyolcaya çevirdi. Ancak bu çevirinin 1947’de Buenos Aires’te yayımlanması edebi çevrelerde önemsenmedi. Arjantinliler, daha önce hiç duymadıkları bu Polonyalının eseriyle ilgilenmediler. Aynı yılın Aralık ayında, Gombrowicz Buenos Aires’teki bir Polonya bankasında çalışmaya mecbur kaldı. Çalışmalarını bilen ve arkadaşı olan banka müdürü işyerinde yazmasına izin verdi. İşte, Paris’te Polonya göçmen gazetesi Kultura tarafından yayımlanan romanı “Atlantik Ötesi”ni yazmaya böyle başlamıştı. Ancak öteki çalışanlardan gelen baskı Gombrowicz’i mesai saatleri sırasında yazmayı bırakmaya zorladı. Hafta sonları yazan bir yazar olarak yeni ifade araçları uğruna roman yazmayı bıraktı. 1952’de, André Gide’in “Günlükler”ini okurken, kendi günlüğünü yazmaya karar verdi. Aynı yıl, 6 Ağustos’ta “Kultura”nın direktörü Jerzy Giedroyc’a; “Ben kendi yorumcum, hatta daha iyisi, kendi tiyatro yönetmenim olmalıyım. Düşünür Gombrowicz’i, dâhi Gombrowicz’i, kültürel demonoloğu ve öteki birçok gerekli Gombrowicz’leri yaratmalıyım” diye yazdı. Günlük, onun bu çılgın tutkusunun gerçekleştirilmesiydi. Ancak Gide günlüğünü zaten ünlüyken yazmıştı, Gombrowicz ise ünlü olmak için. Bir Fransız gazetecinin dediği gibi, o “bilinmeyen yazarların en büyüğü” idi ve uzun bir zaman öyle kalacaktı.

1953’te başladığı ve Temmuz 1969’da ölümüne dek sürdürdüğü “Günlük”ü, “Kultura”ya yazdığı aylık yazıların meyvesidir. Günler, noktalama biçimi olarak kullanılmıştır. Günlük’ün Lehçedeki ilk yayınının üç ayrı cilt (1957, 1961, 1967) halinde yapılması, yazar açısından herhangi bir maksadı yansıtmamaktadır, bu durum o tarihte metinlerin bir kitap halinde toplanması gereksiniminden ortaya çıkmıştır. Aslında, “Günlük”, sadece yazarının ölümüyle kesilmiş tek bir süreklilikti. 8 Nisan 1957’de Giedroyc’a “Bir bütün olduğu için, parçaların bu yazıldıkları düzende ortaya çıkması benim için çok önemli... bu mozaiği göründüğünden daha çok önceden düşünerek tasarladım” diye yazmıştı.

Bir edebiyat dergisi olan Kultura ve bu derginin yayınevi “L’Institut Littéraire” 1947’de Jerzy Giedroyc tarafından kurulmuş ve 2000 yılında ölümüne kadar onun tarafından yönetilmiştir. Paris yakınlarındaki Maisons-Laffitte’de basılan bu Polonya dergisi, dünya üzerine yayılmış üç bin okuyucuya sahiptir. Öteki göçmen yayınlarının aksine, ne milliyetçiydi ne de geçmişe odaklanmıştı. “Kultura” komünist rejime karşı çıkmak konusunda özgündü ve aynı zamanda komünist diktatörlük altında olanlara özgürlük ifadesi getirebilmek için sansürün ağır peçesinin altından kaymaya çalışıyordu. Bu politik-edebi dergi, katkıda bulunanların kalitesi ve ruhunun bağımsızlığıyla, en üst derecedeki Avrupa süreli yayınlarının arasında yer aldı. Komünist rejim, parti liderleri bile istekle okuduğu halde onu hızla bir düşman olarak görmeye başladı ve sert bir biçimde yasadışı ilan etti. Kuryeler yasaklanan dergiyi ve öteki yasaklanmış kitapları ülkeye sokmak için sahte kitap kapakları dahil olmak üzere, her türlü hileye başvurdular. Bu kuryelerin bazıları yakalanıp, mahkemeye çıkarıldılar ve hapse atıldılar. Gombrowicz’in “Günlük”ü derginin kalbiydi. Mektup ve cevaplarını yayımladığı okuyucular arasında sert tartışmaları kışkırtarak, sürgün, vatanseverlik, komünizm ve Katoliklik gibi, Polonyalılar için temel olan konulara değiniyordu. Bu şekilde, Gombrowicz tartışma için gerçek bir forum, bir internet öncesi “blog”u yaratmıştı. Gombrowicz “Günlük” ile Polonya kültürünü tamamen yenilemiştir. “Kultura”, Gombrowicz’in edebi olarak yaşamını sürdürmesini sağlamış ve Gombrowicz, bu dergi sayesinde bir özgürlük ikonu haline gelmiştir.

Komünist Polonya’da Gombrowicz’in tüm eserleri –“Kultura”nın yanı sıra– komünist blok varolduğu sürece yasaklanmıştı. Ancak, vatandaşları onun eserlerini yayımlamak için birkaç girişimde bulunacaklardı. Bunlardan ilki 1956-1958’de oldu. Wladyslaw Gomulka 1956’da başa geldiğinde, rejim, “çözülme” olarak nitelendirilen bir liberalleşme dönemine girdi. 1957’de Polonyalı yayıncılar, yazarın izniyle, “Günlük” dışındaki tüm kitaplarını çıkardılar. Başarı çok gecikmedi. “Ferdydurke” hızla on bin kopya sattı. Oyunları oynandı. Ancak ertesi yıl, kitapları artık kitapçılarda bulunamaz olmuştu. Oyunları artık afişlerde görünmüyordu. Basın sessizdi; “normalleştirme” geri dönmüştü.

1978-1986 arasında, editörler cep kitapları üretmek için ofset baskı kullanarak, “Günlük” de dahil olmak üzere, Gombrowicz’in eserlerini el altından basmaya başlamışlardı. Sonra 1986’da, Berlin Duvarının yıkılmasından üç yıl önce, toplu eserlerini içeren dokuz cilt, “Günlük”ten on iki pasajın sansürlenmesine rağmen Kraków’da yayımlandı. Belli ki “tartışılmaz” kısımlar Rusya’yı muhatap almıştı. Bir örnek: Ruhun doğru çalışmaya başlaması için bedensel gereksinimlerin tatmin edilmesi gerekir mi diyorsunuz? Herkes için asgari bir refah düzeyi sağlanmalı diye mi iddia ediyorsunuz? Garanti, sanki sizin sisteminiz refah sağlıyor mu ki? Yoksa bu garantiyi, kölelerin sağladığı işgücü olmadan kendini doyuramayan Sovyet Rusya’da mı aramalıyım? Bir başka örnek: “Tandil’deki Bahia Blanca’dan komünist öğrencilerden birine, inancından, bir an bile olsa kuşkuya düştü mü diye sordum. –Evet, bir kez– diye yanıtladı. Kulaklarım dikilmişti. Onun toplama kamplarından, Macaristan’ın boğuculuğundan veya Stalin’in maskesinin düşüşünden bahsedeceğini düşünerek kulaklarımı dikmiştim. Ama sözünü ettiği soyut resim yüzünden aforoz edilen, kısacası ortamdan uzaklaştırılan Kandinski’ymiş.” “Günlük”ün 1989’dan sonraki basımlarında on iki sansürlü pasaj yerine döndü. Gombrowicz’in eseri şimdi Polonya okullarında okutulmaktadır. Müfredata zorunlu okuma olarak girmiştir.

“Günlük”ün en etkileyici yönlerinden birisi otobiyografik karakterini sürdürmesidir. Bir edebiyat dergisinin sınırları ve kısıtlamaları içerisinde, son derece Polonyalı ve felsefi temalar aracılığıyla nasıl irdelemeliydi, kendisi hakkında bu kadar çok kişisel bilgiyi böylesine dürüstlükle sunabilecek miydi? –Kimi zaman karşılaştırıldığı– Montaigne gibi kitabının gerçek öznesiydi. İlk cildinin önsözünde, “Pazartesi. Ben. Salı. Ben. Çarşamba. Ben. Perşembe. Ben.” diye yazmıştı. Gombrowicz, yıllar boyunca, varoluş yolunu, “biçimini” arayan “Gombrowicz’in” çoklu enkarnesini, okuyucuları için yarattığı kendi portresini çizecekti.

Günlük onun en kişisel eseridir, ayrıca aynı zamanda en evrensel çalışmasıdır. Kendi Öz’ünü savunması mutlak varoluşun reddedildiği bir çağın karşısında bireyin savunmasından daha başka bir şey değildir. “Polonyalı olmanın” eleştirisi her kişi ve her insan tarafından üstlenilen kimlik arayışının bir parçasıdır. Bruno Schulz onu “kültürel yalanların acımasız avcısı” olarak nitelemiştir. Bir gizem çözücü ve hümanist, bir put kırıcı ancak aynı zamanda ahlakçı olan Gombrowicz, dünyaya yeni gözlerle bakmıştır: Resim, müzik, edebiyat, felsefe, komünizm, Katoliklik, gençlik, kadınlar, Arjantinliler, Polonyalılar, Yahudiler, acı, ıstırap ve ölüm. Kitapta, yolculuk hikâyelerinden başka lirik ve mizahi yazılar da bulunur. Gombrowicz’in benzersiz bir şekilde zengin –eylemde, denemede ve sanat eserinde özyaşamöyküsü– “Günlük”ü çağdaş edebiyatta özgün bir yere sahiptir.

Rita Gombrowicz
Paris, 8 Kasım 2011

Cumartesi

Bay B.T’nin Wiadomosc’taki makalesinden: “Polonya optimizminin –tüm karşı görüşlere karşın– yalnızca tembel düşüncelerden doğduğunu söylemeye cesaret ediyorum. Kötü bir duruma düştüğümüzde hemen ‘moral yükseltme’ geleneğine sığınırız.”

Hemen o sayfanın yanında Bay W. Gr.’nin makalesi: ‘Edebiyatın büyüklüğü’nün ‘kendi kendinin efendiliğine’ dayandığını unutmaya başladık... Sanat kimseye hizmet etmez...”

Çok sıcak... Gücümü alıyor, daha fazla okumak istemiyorum. Bu tümcelerle yine beni huzursuz ediyor. Bunların altına imza atabilirdim, içerikleri bana o kadar yakın ki. İşte tam da bunun için bu yakın içerikleri bakımından huzursuz edici ve düşmanca. Çünkü başka birisinin yazısı, başka dünyaların, değişik stilin ve ruhsal temellerin sonucudur. Bay W Gr.’nin şu tümcesini okumam yeterli:
“Fircyk Kur Peşinde” gerçek bir edebiyat... Kendi kendine yeten bir biblodur, tıpkı neşeli bir güneş altında ya da esintili bir gölgede duran sağlıklı insanın kendine yeten bir biblo olması gibi.

... Bu biblo ve sağlık birleşimi, bu yazarın diğer çalışmalarından aşina olduğum bana tanıdık olan şeyleri esinlendirmiş olacak ki, ondan ve bu sorundan beni uzaklaştırdı, açıklama biçimi itici olmaya başladı. Desteklediğimiz, bizim olan düşünceleri kimin dillendiriyor olduğu çok şeye bağlıdır. Düşünüyorum da, Polonya’da fikirler insani destekten yoksundu... İnsanlar yalnızca bu fikirlere değil, iyice “yoğrulmuş” bir ruhun uyguladığı manyetik çekime de yeterli gücü vermediler. Bunun yanında ender biçimde çok sayıda soylu hatta yüce yazarımızın olması çok daha garip. Ne var ki, Zeromski’nin, Prus’un ya da Norwid’in, hatta Mickiewicz’in kişilikleri (en azından bende) Montaigne’in uyandırdığı güvenin yanına yanaşamaz. Görünüşe göre bizim yazarlar, gelişme yolunda içlerinde saklanıyorlar ve bu saklanmanın sonucu olarak da çok yönlü bir içtenliğe ulaşmaya yetkin olamıyorlar, sanki onların erdemleri her tür günahın gözüne doğrudan bakmayı beceremiyor.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.