Güneş Patladığında - Şizofreninin Gizemi

PAYLAŞ
SATIN AL YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Tecrit, zihinsel değişikliğe yol açan ilaç tedavileri, tamamen kapatılma… Günümüzde pek çok şizofreni hastası bu tür durumlarla karşı karşıya. Geçmişte çoğu zaman hayat boyu hastane odalarına kapatılmanın yerini, bugün daha çok beyin hücreleri üzerinde özel etkiler yaratan ilaçlar almış durumda.

Dünya çapında tanınmış psikanalist Christopher Bollas, şizofrenide ilaç tedavisi dışında daha insancıl bir tedavinin mümkün olduğunu ileri sürüyor: Şizofreninin ortaya çıktığı ilk haftalarda yoğun bir psikoterapi uygulamak. Kişinin yanında sürekli ve uzun süre konuşabileceği birinin olması ise her türlü tedavinin ana kaynağı.

“Güneş Patladığında”, Bollas’ın klinik deneyimlerinde tanıklık ettiği çocuk ve yetişkin hastaların hikâyeleri üzerinden, şizofreninin safhalarını ve insan psikolojisinin çoğu zaman hiçbir durumda değişmeyen gizemli katmanlarını birlikte ele alıyor.

“Bu kitap şizofreni hastalarıma, onların, içinde bulundukları zor duruma getirdikleri dâhiyane, yaratıcı çözümlere ve özellikle de engin cesaretlerine adanmıştır.”

Köşeye Sıkışmak

1960’lı yıllarda Doğu Körfezi Etkinlik Merkezi (EBAC), Körfez Bölgesi’nin denizden gelen acımasız rüzgârları yüzünden yıpranmış solgun yeşil binalarıyla, Oakland, California’da, kule gibi yükselen bir Mormon tapınağı sfenksinin birkaç yüz metre altındaki bir yamaca tutunmuştu. Çocuklar merkezin ön kapısından geçtiklerinde atölye sollarında, sınıflar ve idari bürolar ise sağ taraflarında kalıyordu. Önlerinde oyun sahalarına giden geniş bir patika vardı; buradan, uzaklardaki San Francisco’nun insanı şok eden parıltılı beyazını, Batı hareketinin güç ve başarısı anısına yapılmış olan simgeyi görebilirlerdi.

Çocuklar oyun sahalarında ister eğlenmek, ister kendilerini takip eden iblislerden kaçmak için koştursunlar, önlerinde uzanan manzara, onlar için mümkün olabilecek şeylerin ürkütücü bir yansıması olarak ara sıra şaşırmalarına yol açardı. Manzara çok ama çok uzaklardaki bir dünyayı somutlaştırırken, az sayıda insanın erişebildiği bir ütopya misali dikkat çekerdi.

Okul günü sabahları dokuz gibi başlar, öğleden sonra iki gibi sona ererdi. Beşten on ikiye kadar farklı yaşlardaki çocukların hepsine bir “başterapist” veya “danışman” tahsis edilir ama tüm personel ve çocuklar birbirini tanırdı. Yaklaşık otuz çocuk, yedi tam zamanlı çalışan personelle, çocuklar konusunda özel eğitim almış çok sayıda yarı zamanlı çalışan (ki genelde bunlar Berkeley’deki California Üniversitesi öğrencileriydi) personel vardı. Ben yirmi üç yaşındaydım ve Berkeley’nin tarih bölümünden yeni mezun olmuştum. Klinik dünyanın “derinliklerine”, uzmanlık ve tecrübe isteyen bir konuma yollanmış, iki yıldır psikozlu çocuklarla çalışıyordum; bu, yoğun ve kalıcı sonuçları olan çetin bir tecrübeydi.

Her gün alışıldık bir rutinle başlardı.

Personel olarak birçoğumuz, anne babaların çocuklarını bıraktıkları büyük kapının okul tarafında bekler, sorumlulukları bizlere verilmiş çocukları izlerdik. Her çocuk kapıdan farklı bir biçimde geçerdi. Mesela Anthony parmaklığın dış tarafına sıkıca tutunurdu; terapisti onunla zincir baklası şeklindeki parmaklıkların ardından konuşur ve sonunda onu tatlı sözlerle ikna edip görünmez çizgiyi geçerek okul sahasına girmesini sağlardı. Tommy ise girişte dikilirdi. O gün kendini iyi hissediyorsa, okul hakkında yazacağı bir rapor için denetleme hazırlığı içindeymişçesine, bir tür görsel keşif yapardı. İyi hissetmiyorsa sıkılmış yumruklarını ileri geri sallamaya başlar, bu salınım hareketine eşlik eden vızıltılı sesler çıkarır, ardından sahaya doğru koşup köşede gözden kaybolurdu. Terapisti, “Selam Tommy,” derdi hep ve Tommy yanından koşarak sahaya gidebilsin diye yoluna çıkmazdı. Mekanik hareketlerinin yavaşlaması ve Tommy’nin dile gelebilmesi için aradan birkaç dakika geçmesi gerekirdi.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.