Gizli Yüz

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Orhan Pamuk’un yazdığı, Ömer Kavur’un yönettiği “Gizli Yüz”, Türk sinemasının sıra dışı, unutulmaz filmleri arasındadır.

Pamuk’un “Kara Kitap”tan alıp geliştirdiği bir hikâyeye dayanan bu film, gösterime girdiği 1991 yılında Antalya Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Senaryo, Montréal Yeni Sinema Festivali’nde ise En İyi Film Ödülleri’ni kazandı.

“Gizli Yüz”ün metnini, filmden seçilmiş fotoğraflarla birlikte, Orhan Pamuk’un senaryonun oluşumunu anlatan önsözüyle birlikte yayımlıyoruz.

“Kimlik, hatırlamak ve aşk konularındaki bu hikâyeyi kurarken, tıpkı bir romanı yazarken olduğu gibi, önceden hesapta olmayan bir yığın yan öğe, konucuk, tema, kişi, eşya, yer, ıvır zıvır kalemimin ucuna kendiliğinden geldiler: Unutulmuş kasabalar, çayhaneler, masalar, saat kuleleri, hayatta karşılaştığım tuhaf insanlar, kasaplar, ortalıkçı kadınlar, Şeyh Galip’ten mısralar, ağaçlar...

Yazmak, o çok söylenen basmakalıp deyişle, bir yolculuğa çıkmaksa eğer, yazmak mutluluğu da yolculuk boyunca karşınıza çıkıveren bu yol arkadaşlarını kendi dünyanıza kazandırabilmenin sevinci olmalı.”

Rahmetli Ömer Kavur (1944-2005) kendi kuşağının en parlak Türk yönetmenlerindendir. Melodramdan uzak durduğu ve edebiyatçılarla çalıştığı için filmlerini çekici bulur, zevkle seyrederdim. 1988 sonbaharında, "Kara Kitap"ı yazdığım, romanın dumanlarıyla kafamın karmakarışık olduğu günlerden bir gün, Ömer bana telefon edip, aklında bazı temalar, belli belirsiz bir konu olduğunu söyledi. Onun için bir senaryo yazıp yazamayacağımı sordu. Daha sonra, birlikte yemek yerken, içinde çiftler-ikizler izleği olan bir hikâyeden söz etti bana. Anlattığı hikâyeden çok, filmlerini, özellikle "Anayurt Oteli"ni hayranlıkla seyrettiğim Ömer Kavur için bir senaryo yazma düşüncesi bana çekici geldiği için, ben de ona aklımdaki bazı konuları, hikâyeleri anlatmaya başladım. O sıralarda aklımda "Kara Kitap"tan başka bir şey olmadığı için anlattıklarımın çoğu benim için çok önemli olan bu romanımdaki küçük hikâyelerden çıkmaydı...

Böylece bir süre karşılıklı oturup birbirimize hikâyeler anlattık. Her hikâyeye umutla başlıyor, kuşkuyla devam ediyor, bundan iyi bir film çıkmayacağını anlayarak umutsuzlukla son veriyorduk. "Kara Kitap"taki “Karlı Gecenin Aşk Hikâyeleri” başlıklı bölümden pavyon fotoğrafçısının hikâyesini anlatmaya başladığım zaman, hikâyedeki kahramanlar gibi söyleyeyim, “aradığımızı bulduğumuzu” da biliyordum. Ömer, o zamanlar adı bile belli olmayan "Kara Kitap"ı ne zaman bitirip senaryoyu yazmaya başlayabileceğimi bana sordu. İki ayda kitabın biteceğini söyledim ben de ona.

Her zamanki gibi roman çok daha fazla vaktimi aldı ve ancak yirmi ay sonra, Mayıs 1990’da kitabı bitirdikten sonra senaryoyu yazmaya başladım. "Kara Kitap"taki haliyle hikâyemin başlangıcı ve verebileceği fırsatlar zengindi zengin olmasına, ama hikâye anlatıldığı pavyondaki acımasızlık ve kara mizah havasına fazlaca batmıştı, romandaki temaları yansıtan bir şakadan ibaret güdük bir sonu vardı. Hikâyeye pek çok yeni şey eklemem, ana yeni bir merkez ve son bulmam gerektiğini hemen anladım. İyimserlikle işe başlamadan önce Ömer’e senaryo yazma tekniği üzerine bir şeyler sorduğumu hatırlıyorum: Sayfayı ortadan ikiye mi bölecektim, bir yana konuşmaları, bir yana hareketleri mi yazacaktım?

Dilediğim gibi yazmamı söyledi Ömer bana. Dilediğim gibi de yazdım... İlk başlarda, Ömer yazdıklarıma fazla yaklaşmadıysa bunun nedeni benim çekingenliğim değil, tıpkı romanlarımda yaptığım gibi hikâyeye (“senaryo” demeye her zaman kalemim varmıyor) en sevdiğim, yazmayı en istediğim yerden, ortadan bir yerden başlamamdır. Başlangıca dönüp hikâyeyi kaynağından akıtmaya başladıktan sonra, birlikte çalışmaya başladık.

Ben yazdıkça, tıpkı bir romanı yazarken olduğu gibi, önceden hesapta olmayan bir yığın yan öğe, konucuk, tema, kişi, eşya, yer, ıvır zıvır hikâyeme kendiliğinden giriverdiler: Unutulmuş kasabalar, çayhaneler, masalar, saat kuleleri, hayatta karşılaştığım tuhaf insanlar, kasaplar, ortalıkçı kadınlar, ?eyh Galip’ten mısralar, ağaçlar... Bunların bir kısmı hikâyenin içinden çıkıyordu, bir kısmı hâlâ o sıra kurtulamamış olduğum "Kara Kitap"ın başka sayfalarından; bazıları da İstanbul’dan ve Türkiye coğrafyasından. Yazmak, o çok söylenen basmakalıp deyişle, bir yolculuğa çıkmaksa eğer, yazmak mutluluğu da yolculuk boyunca karşınıza çıkıveren bu yol arkadaşlarını kendi dünyanıza kazandırabilmenin sevinci olmalı.

Sözgelimi, Kastamonu’daki saat kulesini bu sevinçle selamlayıp hikâyemize oturttuk. İlk haliyle senaryoda Kalpler ?ehrinin her sokağından gözüken ve şehrin bir işareti olacak bir saat kulesi vardı, ama Ömer mekân seçimi için yaptığı sonu gelmeyen gezileri sırasında Kastamonu’daki “o” kuleyi bulunca hikâyede kuleye uygun değişiklikler yaptım. ?ehrin üzerinde oturuşu ve duruşuyla kule sanki senaryoyu okuyarak beğenmiş istekli bir oyuncu gibiydi. Bu ağırbaşlı ve vakur oyuncuyu Ömer filmde öyle bir oynattı ki, filmi seyreden bazıları, tıpkı Kalpler ?ehrinde olduğu gibi Kastamonu’da da kulenin şehrin her sokağından görülebildiğine inandılar... Filmimize gerçekçi bir hikâye olduğu için değil, iyi hayal edilmiş bir masal olduğu için inanılsın istiyorduk. Benim bir tutkum da kahramanların, tıpkı "Kara Kitap" ya da daha sonra yazacağım "Benim Adım Kırmızı"da olduğu gibi kendi hikâyelerini seyirciye/okuyucuya “kendileri uzun monologlarla” anlatmalarıydı.

Ömer de beni bu monologları daha da kısa tutmaya ikna edebilmek isterdi. Birlikte çalışırken, yaklaşmakta olan bir monologdan benim her söz edişimde, Ömer, bir yağmurun yaklaştığını farkedip şemsiyesini arayan biri gibi telaşlanırdı biraz. Kahramanların içlerini açacakları uzun monologlar yazmak istediğimi ona daha işin en başında söylemiştim. Bunu ne için yapmak istediğimi, bu monologlarla ne anlatmak, neye işaret etmek istediğimi şimdi bile açıkça söyleyemem... Onları yazmak istiyordum!..

İnsan ne için bir senaryo yazar? Bir filmin başarısı ya da başarısızlığından bir sosyal olaydan söz edilir gibi söz edilen gelişmiş ülkelerde bile senaryoculuk kimse için bir amaç değildir. Kimi para kazanmak için senaryo yazar, kimi yönetmenliğe atlamak için bu işi bir ara durak olarak görür. Açıkçası, bu iki dürtüyü de içimde öyle çok fazla duymadım. Bir başkası ile oturup hikâye kurmak, bir filmi düşlemekti beni daha çok heyecanlandıran.

Birlikte çalışırken, beş on sayfa yazıyor, bunu Ömer’e veriyor, sonra hikâyenin gideceği yer hakkında ona bir şeyler anlatıyordum. Ömer de okudukları hakkında düşündüklerini söyler, gelecek sahnelere ilişkin aklına gelenleri anlatırdı. Böylece karşılıklı konuşa konuşa hikâyenin ya da filmin hayallerine dalardık. Sonraki adımın tam ne olduğunu çıkaramadığımız belirsizlik anlarında ise bir sessizlik olurdu. O zaman, benim evde “çalışıyorsak” eğer, ben oturduğum çalışma masamdan kalkar, yanıbaşımdaki kanepeye psikanalize yatan bir hasta gibi uzanır, tavana bakmaya başlardım. Ömer, kâğıtlar, kitaplar ve tozla dolu benim çalışma odamın yarım yüzyıllık parkelerini gıcırdatarak aşağı yukarı yürümeye koyulurdu. “Kadın merdivenlere açılan kapıya doğru yürüyor, sehpanın üzerindeki fotoğraf kesiklerini görüyor...” derdi ikimizden biri belli belirsiz bir heyecan ve umutsuzlukla. Yeni bir sessizlik daha olurdu. O zaman, akşamüstü Nişantaşı Meydanı’nda sıkışan trafiğin uğultusunun duyulduğu o sessizlikte, uzandığım yerde, on beş yıllık yazı hayatımda ilk defa bir hikâyenin sorunlarını çözerken tek başına karar vermediğimi ve bu şaşırtıcı değişiklikten tuhaf bir zevk aldığımı düşünürdüm.

Orhan Pamuk

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.