Gelip Geçerken

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Gelip Geçerken”, Christopher Isherwood’un belki de en “iddialı” romanı: Almanya’dan Yunanistan’a, İngiltere’den ABD’ye uzanan geniş bir coğrafyayı; 1920’lerin sonlarından 1950’lerin başlarına, yirminci yüzyıl tarihinin en sancılı dönemlerinden birini katediyor. Isherwood’un kozmopolit dünyasını, yine onun pek çok romanıyla özdeşleşen sıra dışı karakterler aracılığıyla tanıyoruz: Yaşamını bir Alman şehrinde, kendini işine adayarak sürdüren yalnız ve gizemli Mr. Lancaster; memleketi İngiltere’den kaçıp bir Yunan adasında yeni bir yaşam kuran Ambrose; seyahat ve macera tutkunu, hayat dolu, çocuksu Waldemar; ve son olarak, gece hayatındaki ünü ve “güzelliği” dilden dile dolaşan Paul.

Isherwood’un yazarla aynı adı taşıyan anlatıcı-kahramanı, ziyaret ettiği şehirler gibi, gelip geçerken uğradığı bu hayatları da bütün renkleri ve dramlarıyla canlandırıyor.

Belki de Christopher Isherwood’un yazdığı en iyi kitap. Son derece zekice, okuru usulca sürükleyen bir hikâye... - New York Times

Artık nihayet, Mr. Lancaster hakkında yazmaya hazırım. Yıllardır buna niyet edip durmuştum, fakat niyetim gönülsüz bir tasarı olduğuyla kalmıştı, zira Mr. Lancaster’ın hakkını asla tam olarak veremeyeceğimi hissediyordum. Şimdi, nerede hata yaptığımı anlıyorum: Ben onu hep münferit bir karakter olarak addetme eğilimindeydim. Mr. Lancaster, tek başına ele alındığında, olduğundan daha azına karşılık gelir. Onu bütünlüğüyle sunabilmek için, karşılaşmamızın benim hayatımdaki yeni bir bölümün –daha doğrusu, bir bölümler dizisinin– başlangıcına nasıl denk geldiğini açıklamak zorunda olduğumu fark etmiş bulunuyorum. Ve o bölümlerde yer alan karakterlerden bazılarını anlatmam da şart oldu. Onların hepsi de, tek bir istisna haricinde, Mr. Lancaster’ın yabancısı. (Adamcağız sonraki yıllarda Waldemar’ın ne hale geleceğini bilebilmiş olsaydı, onu acenteden dehşet içinde kovması işten değildi.) Hele ki, bir kez olsun Ambrose ya da Geoffrey veya Maria ya da Paul ile karşılaşmış olsaydı – fakat hayır, hayalgücüm bunun için yetersiz kalıyor! Hal böyleyken, bu insanların tamamı –düşüncesi bile her birinin içinde ziyadesiyle nefret hissi doğuracak olsa da– benim üzerimden birbirleriyle bağlantı halindeler. Ve sonuç olarak, bu kitapta bir diğerinin varlığıyla yaratılan hoşnutsuzluğu hep birlikte paylaşmak durumunda kalacaklar.

1928 ilkbaharında, ben yirmi üç yaşımdayken, Mr. Lancaster bir iş gezisi kapsamında Londra’ya geldi ve anneme, bizi ziyaret etmek istediğini belirten bir not gönderdi. Annem yahut ben hayatımızda onunla karşılaşmış değildik. Kendisi hakkında bildiğim tek şey, Britanya menşeli bir deniz nakliyat şirketinin Almanya’nın kuzeyindeki bir liman kentinde bulunan acentesinin başında olduğuydu. Ve bir de, kendisi anneannemin kayınbiraderinin üvey oğlu olurdu; belki de bunu ifade etmenin daha basit bir yolu vardır. Akrabalık durumlarından büyük keyif alan annem bile, doğrusunu söylemek gerekirse, onun bizimle bir akrabalık bağı bulunmadığını itiraf etmeye mecbur kalmıştı. Fakat sırf kendini evindeymiş gibi hissetsin diye, ona “Kuzen Alexander” diye hitap etmemizin iyi olacağına hükmetmişti.

Misafirimize nasıl hitap ettiğimiz ya da onun bu hitap şekline dair hisleri hiç umurumda olmasa da, annemle hemfikirdim. Bana kalırsa, kırk yaşın üzerindeki her insan –yalnızca bir avuç saygın istisna haricinde– tanım itibariyle düşman, fakat pratikte korkutucu olmaktan ziyade gülünç olan yabancı bir kabileye mensuptu. Benim gözümde bunların büyük çoğunluğu, kale alınmaması gereken, sapına kadar ucube ahlakçılar ve moruklardı. Bana bir ayağı çukurda yaşayanlardan daha iyi vaziyetteymiş gibi görünenler sadece kendi yaşıtlarımdı. Teorik olarak öngörebildiğim ama asla tam olarak inanamadığım bir durum olan yaşlılık başladığında çabucak ve acısız şekilde ölmekten başka bir umudum olamayacağını söylemeyi alışkanlık edinmiştim.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.