Gecegezen Kızlar

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Yapı Kredi Yayınları edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Tomris Uyar’ın "Gecegezen Kızlar" adlı öykü kitabını yayımladı. Yersiz ve adsız eski masal kahramanlarının birer öykü bireyi olarak çağımıza dönüşüdür Gezegen Kızları. Özgürlüğü arama tutkusunun mutluluğa erişmeye baskın çıkışının şarkısı, değişen özlemleriyle eski masal kahramanlarının günümüzdeki düşleridir. Tomris Uyar’ın tadına doyum olmaz kaleminden...

Gecegezen Kızlar, geceye hemen girdi. Alışmıştı. Dışarda, alacakaranlık sürüyordu. Günbatımı; çatılarda, rıhtım boyundaki ağaçlarda, içlerde, bozkırın geniş alnında bir süre daha oyalanıyordu. Gezegezen Kızlar’ın yaşadığı kentte gece, pastel renklere boyanmış toprak bir çanaktı. Çok, epeskiydi. Dışarda, kıyının insanları, mesleklerinden evlerine dönüyorlardı. Köylüler, pazar yerindeki sebze sergilerini topluyor, dönüşe hazırlanıyorlardı. Rüzgâr, hep taze kalan soluğuyla ara sokaklara çaprazlama asılmış çamaşırları savuruyor, televizyon antenlerini vınlatıyor, yoksul sebze aşlarının kokusunu getiriyordu. Rüzgâr gündelikti, hızlıydı. Oysa gece uzun, ağırlıksızdı. İçinde kolaylıkla her yana, her yöreye yol alınabilirdi. Ayaklar, hemen yumuşaklığa gömülür, iki yana uzatılan körebe eller, boşluğu yoklardı. Gece, bedeninden soyulmuş, boşalmış bir iç gömleğiydi. Herkesindi. Gecegezen Kızlar, önce çanağın ebruli toprak ibrişimlerini yokladı, araştırdı, zorladı, zamanın açtığı incecik bir çatlaktan geçti. Epeski, bildik gecede her geceki gibi sakınarak ilerledi. Dokuz katlı kentinin ilk katmanını aştıktan sonra solundan sağına döndü; dudakları kıpırdadı, kulak verdi: kehribar bir kamışın içine konmuş arının geleneksel vızıltısını dinledi bir süre. Bir ara bedeninin zarlarından birinde bir sızı duydu: gerçek uykuya geçişin sancısı. Ayakları kıyıdaki suya değdi. Boğazın hırçın suyu, kuytu mağaralarından toplanıp gelmişti; onun çıplak baldırını, geceliğinden sıyrılan oyluklarını yaladı tarazlı diliyle. Bir zamanlar, İmparator Kserkses’in güçlü gemilerine geçit vermeyen, o yüzden de soylu düşmanınca gümüş zincirlerle tam üç yüz kırbaç yeme cezasına çarptırılan Deniz, ona sokuldu, evcilleşti. Gecegezen Kızlar, Deniz’inin başını okşadı. Deniz mırıldandı, geri çekildi. Çekilirken, Gecegezen Kızlar’ı da sürükledi yanısıra. Kanalın kapıları iki yana açıldı: Kahverengi bir kentti bu düş. Kenti çepeçevre saran süt beyaz kristalden, yer yer akik mavisi, yer yer kan kırmızısı sızıyordu kahverengiye. Murano işi bu fanus, kenti soluksuz bırakmıştı. Rüzgârda çürük kokusu vardı. Gecegezen Kızlar, eski kentin, ayakları altında belverdiğini duydu. Lağım kokan su, durmaksızın yükseliyor, vinçler inip tepelere tırmanıyor, freskler yenileniyordu. Bütün eski kentler gibi, onarıldıkça batıyor, derinlere gömülüyordu kent. Kehribar, ipek, baharat, şap ve yoksul aşı kokuyordu. El değiştirmekten soysuzlaşan, havı dökülen meta, görkem, tecim, veba kokuyordu. Gecegezen Kızlar, bir kilisenin kapısında lepiska saçlı, saydam bir delikanlı sureti gördü. Ona doğru yürüyecekken durdu. Çağdaş bir kızdı; bu aracılar kentinde Ölüm’ün karşısına bir delikanlı, geleneksel şehzade kılığıyla çıkacağını kestirebiliyordu. Ama bir çeşmebaşına, bir fıskiyeye rastlamayagörsün, bu benzersiz güzellik, kılıfını atacak, Tırpanlı Ölüm’e dönüşecekti. Düşe kan yürüdü. Gecegezen Kızlar, uzaklarda bir balkonda, kendini asmış bir adamın rüzgârda kımıldayan, usulca sallanan karaltısını seçti. Kilisede bir mezzosoprano ses, bir ağıt söylüyordu. Yine bir işsizlik dönemi olmalıydı. O zaman Gecegezen Kızlar yine Deniz’e bindi, onun lacivert yelelerine asıldı, ona özsuyu dökerek yalvardı: bir kereliğine, yalnızca bu geceliğine, kendisini Ortaçağ’da konaklayabileceği bir kente götürebilir miydi? Yorgundu çok. Deniz, başıyla ‘evet’ dedi. Gecegezen Kızlar, arkada ayak sesleri duydu, ama dönüp bakmadı. Onca yol aldıktan sonra aynı kilisenin önünde bulunca kendini, şaşırdı. Aynı oymalı cepheler, aynı duvar kalkanları. Anlaşılan artık son soluğunu veren eskikent, paha biçilmez kumaşlarla sarılıp sarmalanmış, güvenli mumyasına dondurulmuştu burada. Kilisenin saati durmuştu: hep geceyarısını gösteriyordu. Dükkânlar aynı saatte durmuştu; ön camlarından taşan dantellerle. Gündüzün son hışırtıları silinip gitmişti. Bir daha gelmemecesine. Bu kentte sokaklar, dantel ve un kokuyordu. Bomboştu. Gecegezen Kızlar, kilisenin basamaklarını çıktı. Kapıcı, yüzlerce yılın kâğıdını, sayfasını süpürmekteydi. Hepsini süpürgesinin önüne katmıştı, rüzgâra savuruyordu. “Bir şey mi istemiştin?” dedi. Gecegezen Kızlar’ı şaşkın bakışlarla süzdü. “Şey... uzun süredir bu saatte sokakta genç bir kız görmedim de...” diye ekledi. “Ben uzaktan geldim,” dedi Gecegezen Kızlar. “Herkes nerede?” “Uzun hikâye,” diye içini çekti Kapıcı... “İstersen içeri gel de sıcak birşeyler iç. Yorulmuşa benziyorsun. Bizim İhtiyar’la tanıştırayım seni.” Gecegezen Kızlar, Deniz’den indi, titreşen adak mumlarıyla ışıl ışıl duran kiliseye yürüdü. Birlikte mahzene, demir kapılı bir odaya süzüldüler. Kapıcı, üç kere tıklattı kapıyı. Uzun, beyaz sakallı, beyaz saçlı bir İhtiyar açtı. Önce şaşkınlıkla süzdü Gecegezen Kızlar’ı. “Korkma”, dedi Kapıcı. “Bizden biri değil. Yabancı. Çok uzaklardan geliyormuş. Konuşursun diye düşündüm. Hem baksana, yorgun. Aç.” Bu arada İhtiyar, Gecegezen Kızlar’ı tanımıştı. “Hoş geldin Helena,” diye fısıldadı. “Buyur geç içeri. Son savaştan beri izini yitirmiştim, kaygılar içindeydim.” “Şey benim adım –,” dedi Gecegezen Kızlar. “Biliyorum, biliyorum, bana karşı çıkma,” dedi İhtiyar öfkeyle. Gecegezen Kızlar, küçük odaya girdi, şöminenin yanına bağdaş kurdu. İhtiyar, karanlık geçide ürkek bir bakış attıktan sonra demir kapıyı kapadı, sürgüyü itti. Odada kocaman bir yazı masası, üstünde kalın ciltler, hokka, divit, bir de tütün kesesi vardı. “Şimdi çayı koyarım,” dedi Kapıcı. “Siz konuşun.” Gecegezen Kızlar, dalgın bakışlarını ocaktaki alevlere dikmişti. Alev titredi bir an, oda saydamlaştı. “Kurtulduğuna, sağ kaldığına sevindim,” dedi İhtiyar fısıltıyla. “Biliyorsun, sizin orası yakılıp yıkıldı.” Gecegezen Kızlar ürperdi birden: “Ben bu gece yola çıktığımda,” dedi “her şey yerli yerindeydi.” “Sen yola çıktığında gün neydi?” “Akşamdı,” dedi Gecegezen Kızlar. “Bin dokuz yüz seksen iki yılının bir yaz akşamıydı.” “Bu yaz akşamları da bitmek bilmez zaten, her şeyi alacakaranlığa boyar, yanıltır,” dedi İhtiyar. Bir süre sustular. Kapıcı’nın getirdiği yasemin çayını içtiler. Gecegezen Kızlar, porselenin kıyısına dayadı yanağını, Deniz’ini özledi. İçi sıla özlemiyle doldu. Kapıcı, eline toz bezini almış, odadaki tek döşeğin yanına, duvara asılmış kalkanı, zırhı, miğferi parlatmaya başlamıştı. “Yorgunluktan bittim,” diyordu terini silerken. “Böyle yaşanmaz ki.” “Bu kimin zırhı?” dedi Gecegezen Kızlar. “Benim tabii,” dedi Kapıcı. “Gündüzleri kentin şövalyeliğini yaparım da.” “Aklım iyice karıştı,” dedi Gecegezen Kızlar. “Neredeyim ben, söyler misiniz?” İhtiyar, gözlerini onun gözlerine dikti. “Güzel Filip dönemindeyiz. Geçenlerde bizde de bir halk ayaklanması oldu. Bir bakıma yani. Zanaatçılar iktidarı ele geçirdiler. Ama herkes korku içinde yine de. Görmüşsündür, sokaklar bomboş. Kimse bu büyük yengiyi kutlayamıyor, çünkü kısa süreceğini biliyoruz. Deneyimlerimizden.” “Siz ne iş yapıyorsunuz?” dedi Gecegezen Kızlar. “Ben aslında keşişim. Ama şimdilerde olayları kayda geçirmekle uğraşıyorum. Geçmişle gelecek arasında bağlantılar kurmaya çalışıyorum. Bu zifiri çağa ilişkin bilgilerimi, anılarımı gelecek kuşaklara bırakmak istiyorum. O yüzden de gizli çalışmak zorundayım. Geceleri. Gündüzleri Kapıcı, Şövalyelik yaparken ben de Remilcilik yaparım. Geçim derdi, ne yapacaksın...” “Yazdıklarınızı nasıl koruyorsunuz? Yani düşmanlarınızdan?” “Sık sık, her gece aynı şeyleri yazarak, yineleyerek. Yazdıklarımı ezberlemeye çalışıyorum. İyice ezberledim mi, veriyorum bizim Kapıcı’ya, süpürüyor, rüzgâra savuruyor. Böylelikle hem o değerli evrakın bir yerlere varması umudu doğuyor hem de her an hortlayabilecek engizisyonculardan, kitapyakıcılarından paçayı kurtarmış oluyorum.” Kapıcı, miğferi parlatmayı bitirmişti. “Off,” dedi, “bu iş de bitti. Benim asıl korkum, şu Haçlı Seferleri. Bir başladı mı, benim bu müzekentin göstermelik şövalyesi olduğumu kimselere anlatamıyorum. Dinlemiyorlar. Soylular böyledir işte. Hem anılarını, eski kentlerini ayakta tutmakta direnirler, hem de iş başa düştü mü bizi sürerler ortalığa.” “Tarih bilgim olsaydı, söylediklerinizi daha iyi anlayabilirdim,” dedi Gecegezen Kızlar utanarak. “Ama ben ilkokulu bitirdim yalnızca, tarih olarak da aklımda birtakım adlar ve yıllar kaldı.” “Şimdi sorma sırası bizde,” dedi İhtiyar. Çayı içtikten sonra yüzüne bir yumuşaklık gelmişti. “Sen ne iş yapıyorsun bakalım?” “Bir konserve fabrikasında çalışıyorum,” dedi Gecegezen Kızlar. “Fasulye ayıklıyoruz gün boyunca. İki kızız.” Sebze ayıklamaktan pürtüklenmiş, kararmış parmaklarını İhtiyar’a uzattı. “Ama gecelerini değerlendiriyorsun anladığım kadarıyla,” dedi İhtiyar. “Sen de bizdensin. Zaten tarih dediğin, uzun bir gece boyunca görülen düşlerin, düşlenen görüntülerin akıp gitmesi değil midir?” “Aslında ben okumak istiyordum,” dedi Gecegezen Kızlar. “Ama olmadı. Babam, kumarda konserve fabrikasına kaptırdı beni.” “Aylığını olduğu gibi ona veriyorsun, değil mi?” “Evet.” “Yine de sık sık fabrikaya uğrayıp seni korkutuyor, değil mi?” “Evet. Nereden bildiniz?” “Çok rastladığımız bir olay,” dedi İhtiyar. Masanın başından kalktı. Gecegezen Kızlar’ın saçlarını okşadı. “Düşlerini sakın bırakma,” dedi. “Özel düşlerini kimseye kaptırma sakın.” “Ama hep arkamdan birileri geliyor sanıyorum,” dedi Gecegezen Kızlar. “O kadar korkuyorum ki, dönüp bakmıyorum bile.” “Babanın bir gözcüsü olabilir,” dedi İhtiyar, “Ölüm olabilir bir de. Sakın aldanma. Gece gezdiğin her kentten bedenine birşeyler eklenir, zamanla siner. Bak, boynundaki boncuğa bir minenin alacası karışmış bile. Demin baktım, benimle konuşurken de kulaklarına iki damla – altın küpe yerleşiverdi. Kendi kentinin alnına yerleştirdiği kan çemberiyse daha koyuldu gecede. Aynı şekilde, gece gezdiğin kentlerde de senden birtakım izler taşıyacaklardır, topuklarının tıkırtısını unutmaycaklardır. Savaşlar kentinin kızısın sen; her yolculuğun, her seferin bir bedeli, karşılıklı bir bedeli olduğunu bilmelisin. Korkma sakın. Sana ‘Helena’ dememe kızma, olur mu?” “Olur.” Kapıcı karıştı söze: “Bir gün yolum sizin oralara düşerse, düşman bir asker sıfatıyla gelsem bile sana gerçekten şövalyelik göstermek isterim. Ama yaş kemale erdi artık, belki beni kullanmazlar.” “Ben artık gideyim, sizi işlerinizden alıkoydum,” dedi Gecegezen Kızlar. “Çok teşekkür ederim.” “Unutma,” dedi İhtiyar demir kapıyı açarken, “düşlerini kimseye emanet etmeyeceksin, kaptırmayacaksın. Sabaha çok var daha. Buralara kadar inmişken sonuncu katı da zorla ve yar derim ben. Orada altının ve gümüşün mihenk taşını bulacaksın.” Gecegezen Kızlar, Deniz’i kendisini beklemekten yorgun düşmüş buldu. Sırtına binmedi o yüzden, yosunlarına tutunup yanısıra yüzmeye başladı. Aşağılardan çok soğuk, çok katı bir akıntı geçti. Gecegezen Kızlar, bedenini soğuk sulara verdi, alnındaki, boynundaki, kulaklarındaki izleri yıkamaya çalıştı. Ama lekeler çıkmadı. Yaklaşan sabahla sular ısındı. Uzak adaların kokularını getirdi. Gecegezen Kızlar, gittikçe yaklaşan ayak seslerini umursamıyordu artık, korkmuyordu. Önünde bir ışık açıldı. En dipteki kentin adının anlamı gibi hem yumuşak, sevecen, anaç, hem de tutku yüklü bir kırmızıydı bu. Gittikçe soluyor, somutlaşıyordu. Sonunda Bakır’a varmıştı. O zaman Deniz, elinden tutup tepelere çekti onu. Düşe kan yürüdü. Fabrikanın düdüğü duyuldu. Gecegezen Kızlar, gittikçe suyun üstlerine, yüzeyine, sonra eteklerine, sığlık bölgelere, kıyıya sürüklendiğini duydu. Son anda, daha kıyıya vurmadan Anası’nın geleneksel gece-düşüyle karşılaştı. Neresine dokunursan dokun, altın oluyordu bu düş, som altındı o yüzden. Gecegezen Kızlar ona elini uzatmadı bile. Bir iş günü süresince ayıklanan yeşil fasulyenin hiç ama hiç eksilmeyeceğini, bitime yakın, önlerine yine birkaç ton fasulye yığılacağını, fasulyenin de ayıklanmakla asla altına dönüşmeyeceğini biliyordu. Kanmadı. Bir saniyeliğine oyalandı yalnız, Deniz’ine hoşça kal dedi. Şimdilik...

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.