Demirciler Çarşısı Cinayeti / Akçasazın Ağaları 1

PAYLAŞ
SATIN AL YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Akçasazın Ağaları tarihle, zamanla, düzenle hesaplaşmanın hikayesidir. Ağalar çökerken yanı başlarında yeni bir tarih yazılır, değişim kaçınılmazdır. Güçlüler dövüşürken doğa da ses verir.

Demirciler Çarşısı Cinayeti birbirini yok etmek için tüm hünerlerini, olanaklarını, güçlerini, bundan da öte akıllarını, nefretlerini ve kinlerini kullanan iki derebeyinin ayakları altında ezilen toprağın, toprağın insanlarının ve yeşerttiği doğanın büyük efsanesidir. Lanet, çıktığı bağrı vuracaktır.

“Yaşar Kemal sadece Mitterrand’ın kalbindeki sevgili halk ozanı değil. Yaşar Kemal edebiyatın bir devi.”
Andre Clavel, Nouvelles Littéraires, (Fransa)

“Demirciler Çarşısı Cinayeti birbirlerini yok etme amacıyla tüm hünerlerini kullanan iki karşıt grup arasında kalan ülkenin kaderi üzerine dev lanet okumayı konu ediyor.”
Alain Bosquet, (Fransa)

“Eski rapsodilerin epik esinini, gücünü, doğa aşkının usta bir lirizmiyle iç içe sokarak, Yaşar Kemal, bize büyüleyici kişilikler çiziyor ve bizi kapıp götüren bu destandan ayrılmak çok güç oluyor.”
Bulletin Critique du Livre Français, (Fransa) 

“Dramatik devinim öylesine canlı bir şekilde anlatılmış ki, insan Torosların eteklerinde kimi zaman bir kovboy filmi kimi zaman da bir Shakespeare trajedisi izlediği kanısına kapılıyor.”
Christian Guidicelli, Guide Lire, (Fransa)

“O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler.”
Derviş Bey bir ağıt tutturmuştu. Yıllanmış, ağır, uzak bir ağıt. Uzun yıllar önce yaşadığı büyülü düşü yeniden yaşayabilmek için durmadan söylüyordu: “O iyi, o iyi insanlar...”
Hışım gibi bir yağmur yağıyordu. Yağan yağmur sapsarıydı. Ne bir gök gürültüsü, ne bir şimşek ışığı, durmadan, bozulmadan biteviye yukardan aşağı düşen, kesintisiz sular, aydınlık, koygun sarı yağmur.
Gece duvar gibi karanlıktı. Yağmurun koygun, uzak sesi ovayı doldurmuştu. Toprak gibi, taş gibi yoğun. Başkaca ortada çıt yoktu.
Derviş Bey bir inilti duyar gibi oldu, dışardan bir hoş, boğuk bir ses karıştı yağmurun sesine. Pencereye koştu, avlunun ortasında, hayal meyal bir atlı karartısı gördü. Yüreği hop etti, telaşla eli tabancasına gitti, panjurun aralığından namluyu dışarı uzattı, tetiğe çökecekti vazgeçti. Karartı hiç kıpırdamıyor, gecede görülür görülmez, dahaca kara bir leke gibi duruyordu.
Derviş Bey öteki odalara, öteki pencerelere gitti, gözleri karanlıkta ne bir leke ne bir karartı gördü. Her yer derin, uzun, biteviye giden karanlıktı. Yağmur sarıydı, sıcak toprakta sarı, bulaşık buğulanıyordu. Kızgın saca düşmüş gibi. Yağmur, gece, karanlık buğulanıyor, tütüyordu.
Döndü, gene ikircikli geniş avluya bakan pencereye gitti, gözlerini kıstı baktı. Karartı olduğu yerde olduğu gibi duruyordu. Tabancasını çekti, topunu birkaç kere döndürdü, namluyu panjurun aralığından uzattı. İçine kurt düşmüştü. Bu adam avluda ne bekliyordu? Düşman olsa böyle bekler durur muydu? Dost olsa, konuk gelse bir ses vermez miydi? Böyle yağmurun altında ne bekliyordu? Başına bir iş gelmiş bir kimse olmasın? Derviş Bey tabancayı aralıktan çekti, topunu döndürerek sofayı bir uçtan bir uca dolanmaya başladı. Dışardan boğuk, kısık bir at kişnemesi geldi. Derviş Bey hemen pencereye koştu, karartı daha yitmiş, belli belirsiz orada avluda karanlığa, yağmura yapışmış duruyordu. İkircikli Derviş Beyin eli gene tabancasını aradı ama, sonra hemen o anda vazgeçti, içindeki merak artıyordu.

Konaktakiler uyuyorlardı. Dışarda bahçedeki nöbetçiler, içerdeki nöbetçiler belki de uyuyorlardı. Şu karşıdaki karartı gelip kapıda durmuş binicisiz bir at olamaz mıydı? At bir daha üşümüş, boğuk, kısık kişnedi. Geceye yapışmış karartıda gene bir kıpırdama olmadı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.