Çılgın Palmiyeler

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

William Faulkner’in daha önce Türkçe’de yayımlanmamış benzersiz romanı, Çılgın Palmiyeler olayları, kişileri, mekânları, genel havaları apayrı iki uzun öyküden oluşur.
Yapıtlarında hep birtakım değişik anlatım biçimleri deneyen Faulkner, Çılgın Palmiyeler ve “Irmak Baba” başlıklı bu öyküleri tek bir romanın parçaları gibi tasarlamış, bölümlerini dönüşümlü biçimde sıralamıştır. Bu plan uyarınca kitap, Çılgın Palmiyeler’in ilk bölümüyle başlar, arkasından “Irmak Baba”daki adsız mahkûmun öyküsünün ilk bölümü
gelir; üçüncü bölümde Harry ile Charlotte’un öyküsü devam eder; dördüncü bölüm, yeniden mahkûmun başından geçenleri anlatır; bundan sonraki bölümler de aynı biçimde sıralanır.
1939’da yayımlanan bu benzersiz romanı için Faulkner şöyle diyor:
“Çılgın Palmiyeler”in ilk bölümünü bitirir bitirmez, bir şeylerin eksik kaldığını, öykünün pekiştirilmesi, müzikteki kontrpuan benzeri bir yöntemle güçlendirilmesi gerektiğini gördüm. Bunun üzerine, “Çılgın Palmiyeler”deki öykü yeniden canlanıncaya kadar “Irmak Baba”yı yazdım. Derken, “Irmak Baba”nın birinci bölümünün sonuna gelince, onu bırakıp “Çılgın Palmiyeler”e döndüm ve gene gücünü yitirmeye başlayıncaya kadar yazmaya devam ettim. Sonra, onun “antitez”i olan “Irmak Baba”nın bir bölümünü daha yazarak “Çılgın Palmiyeler”i yeniden canlandırıp güçlendirdim.

Doktor merdivenlerden inmekteydi, elindeki fenerin ışığı kahverengi merdiven boşluğunu aşarak aşağıya, ahşap bir kutuyu andıran kahverengi boyalı hole doğru mızrak gibi uzanıyordu; bu sırada kapı usulca, ama kesin bir kararlılıkla, bir kez daha çalındı. İki katlı olmasına karşın burası küçük bir deniz kıyısı eviydi; gaz lambalarıyla, daha doğrusu, akşam yemeğinden sonra yatmaya çıkarlarken karısının yukarı götürdüğü tek bir gaz lambasıyla, aydınlanıyordu. Doktorun üstünde pijama değil, gecelik entarisi vardı; gecelik giymesinin nedeni, bir türlü sevemediği ve sevemeyeceğini de bildiği pipo içmesinin nedeniyle aynıydı; hafta içinde hastalarının verdiği purolar ile pazar günleri paraya kıyıp kendi aldığı (bunu paraya kıymak sayıyordu, oysa bu evle yanındaki deniz evinden başka, altı kilometre ötedeki köyde elektriği, sıvalı duvarları olan bir evi daha vardı doktorun) üç puronun dışında hep pipo içerdi. Çünkü şimdi kırk sekiz yaşındaydı ve o daha on altı, on sekiz, yirmi yaşlarındayken, babası tutup ona sigara içmenin ve pijama giymenin züppelerle kadınların işi olduğunu söylemiş, o da buna inanmıştı.
Vakit gece yarısından biraz sonraydı. İçeride, kilitli kapıların, kapalı kepenklerin ardından rüzgârın sesini duymasa, tadını, kokusunu almasa da, doktor saatin kaç olduğunu bilirdi. Çünkü o, bu kıyılarda, bu evde değilse de ötekinde, ailenin kasabadaki evinde doğmuş, Devlet Üniversitesinin tıp fakültesinde gene buraların özlemi içinde geçirdiği dört yıl ile New Orleans’daki iki yıllık stajı da dahil, ömür boyu burada yaşamıştı. Gençliğinde bile kısa ve kalın yapılı olan bu tombul, yumuşak ve kadınsı elli adamın hiç doktorluğa kalkışmaması gerekirdi; (altı yılını az çok büyük bir kent ortamında geçirdikten sonra bile, sınıf arkadaşlarına, meslektaşlarına –sayısız stajyer hemşirenin kimliksiz yüzlerini keten ceketlerinin yakalarında kendilerinden emin, pervasız bir böbürlenmeyle zafer madalyaları, ganimet çiçekleri gibi taşıyan o incecik delikanlılara– çevresinden kopuk bir taşralının şaşkın gözleriyle bakmıştı hep). Derken, sınıfının birincisi ya da sonuncusu olmadan, en altlara daha yakın bir yerde okulu bitirmiş, evine dönüp aynı yıl içinde babasının seçtiği kızla evlenmiş, dört yılda babasının evini satın almış, onun bıraktığı muayenehaneye yerleşmiş, hastalarının sayısını eksiltmeden, ama artırmadan da, işi sürdürmüştü. On yıl içinde, karısıyla birlikte çocuksuz yazlarını geçirdikleri deniz kıyısındaki bu ev ile, tatilcilere, hatta kıyıda parti vermek, piknik yapmak isteyenlere ya da balıkçılara kiraladığı yandaki evi de edinmişti. Evlendikleri akşam karısıyla New Orleans’a gidip iki gece bir otelde kalmışlar, ama hiçbir zaman balayına çıkmamışlardı. Ve yirmi üç yıldır aynı yatağı paylaştıkları halde hâlâ çocukları yoktu.
Ancak rüzgâr olmasa da, doktor ince mutfak duvarının ardından sönük sobanın üstünde duran koca güveçteki soğumuş balıklı bamya çorbasının bayatlamaya yüz tutan kokusuna bakarak saatin aşağı yukarı kaç olduğunu anlardı. Karısı o koca güveçteki çorbayı birazını bitişikteki komşularına (kiracılarına) yollamak için bu sabah yapmıştı; onlar, çorba gönderenlerin yalnız komşuları değil, aynı zamanda ev sahipleri olduğunu belki bilmiyorlardı bile – kadının saçları siyah, cildi gergin, elmacıkkemikleri çıkık, sarı gözleri garip ve katıydı; büyükçe bir çenesi vardı (bu yüz için doktor, önce somurtan, sonra da korkan bir yüz demişti); gençti, üstünde eski bir tişört, solmuş kot bir pantolon ve keten ayakkabılarla, yüzü suya dönük, gün boyu ucuz yeni bir plaj iskemlesinde oturuyor, okumuyor, hiçbir şey yapmıyor, kımıldamadan öylece duruyordu; Doktor (ya da Doktorun içindeki doktor) hemen tanısını koymak için, cildinin gergin görüntüsünün, anlaşılan görmeden bakan gözlerdeki içe dönük dikkatin yardımına gerek duymamıştı: Organlarından biri, örneğin kalbi, aksayan, ya da durdurulamayan, gizli bir iç kanaması olan herhangi bir canlı kendini dinler, hatta gözlerken, işte böyle acı ve dehşet duygularından uzak, tümüyle hareketsiz bir dalgınlığa gömülürdü; genç adamı da üstünde haki renkli kötü bir pantolon ve kolsuz bir penye atletle gençlerin bile yaz güneşinin ölümcül olduğunu bildiği bir yerde başında şapka olmadan, genellikle kumsalda, çekilen suların bıraktığı çizgi boyunca yalınayak yürürken görüyorlardı; eve dönerken denizin kıyıya taşıdığı bir tahta parçasını kemerine sokup getiriyor, plaj iskemlesinde hareketsiz oturan kadın, adam önünden geçerken başı, ya da belki gözleriyle bile onu gördüğünü belli eden herhangi bir harekette bulunmuyordu.

Ama onun dinlediği organ kalbi değil, dedi doktor kendi kendine. Bu kararı daha birinci gün, iki bahçeyi ayıran zakkumların arkasında durduğu yerden, kulak misafiri olmayı, gözetlemeyi düşünmeden kadına bakarken vermişti. Gene de, doktora öyle geliyordu ki, kadının dinlediği organın kalp olmadığı yolundaki varsayımın içinde, onun neyi dinlediği sorusunun yanıtı da saklıydı. Doktor gerçeği şimdiden görüyormuş gibiydi; ama bu karanlık ve belirsiz gerçekle kendi arasında, tıpkı yaşayan, gerçek kadınla aralarındaki zakkum yaprakları gibi ince bir tül perde vardı sanki. Kulak misafiri olmuyor, gizlice gözetlemiyordu; belki de şöyle düşünmüştü: Kadının hangi organını dinlediğini anlamak için çok vaktim olacak; iki haftalık kirayı ödediler (belki o sırada Doktorun içindeki doktor bunu öğrenmenin haftalar değil, yalnızca birkaç gün alacağını da biliyordu). Kadına yardım gerekirse, ev sahibinin aynı zamanda doktor olması iyi bir şanstı, ancak ev sahibi olduğumu bilmedikleri gibi, doktor olduğumu da bilmiyorlar belki, diye düşündü.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.