Benim Periyodik Tablom

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Korkmuyormuş gibi davranamam. Öte yandan içimdeki baskın duygu şükran duygusu. Sevdim ve sevildim, çok şey aldım ve aldıklarımın karşılığında bir şeyler verdim; okudum, seyahat ettim, düşündüm, yazdım.

(…) Her şeyden önemlisi, bu güzelim gezegende duyarlı bir varlık, düşünen bir hayvan olarak bulundum ve bu başlı başına müthiş bir ayrıcalık ve serüvendi.”

İnsan beyninin ve sinir sisteminin gizemleri ve tuhaflıklarına dair unutulmaz incelemelerin yazarı nörolog Oliver Sacks, yaşamının son aylarında yaşlılık, hastalık ve ölümle yüzleştiği dört yazı yazdı. “Cıva”, “Benim Hayatım”, “Benim Periyodik Tablom” ve “Şabat Günü” başlıklı bu yazılarda, ardında bıraktığı hayata şükranla, yaklaşmakta olan ölüme ise şaşırtıcı bir sakinlikle bakan bilge bir Sacks var.

Can yaksalar da sonunda insana ilham veren yazılar... Okurlar için kalıcı bir armağan... Sacks’ın zarif kitabı okurlara bir dinginlik, hatta şükran hissi veriyor... - Washington Post

Hayatının son iki yılında yazdığı bu dört yazıda Oliver Sacks, çarpıcı bir incelik ve berraklık içinde yaşlılık, hastalık ve ölümle yüzleşiyor. 2013 yılının Temmuz ayında kutladığı sekseninci doğum gününden çok değil, sadece birkaç gün önce bir oturuşta kaleme aldığı, “Cıva” adındaki ilk yazı, ihtiyarlık çağıyla birlikte gelen bedensel ve zihinsel zayıflıkları es geçmeden bu çağın zevklerini övmektedir.

On sekiz ay sonra, "Hareket Halinde" adını verdiği otobiyografisinin son halini tamamlamasının üzerinden çok geçmeden Dr. Sacks, tanısı ilk 2005’te konmuş olan, gözündeki nadir rastlanan melanomun karaciğerine yayıldığını öğrendi. Bu türden bir kanser için çok az tedavi seçeneği vardı ve doktorlar altı ay kadar kısa bir ömrünün kaldığını tahmin ediyorlardı. Günlerle anılabilecek kadar kısa bir sürede “Benim Hayatım” adlı yazısını tamamladı. Bu yazıda dolu dolu yaşadığı bir hayatın benliğini saran kıvancını dile getiriyordu. Fakat hemen yayımlama konusunda tereddüt içindeydi. Yoksa yazı tam kıvamını bulmamış mıydı? Ölümcül hastalığının haberini başkalarıyla paylaşmak istiyor muydu? Bir ay sonra, fazladan birkaç ay daha hayatta kalmasını sağlayacak ameliyata girerken, yazısının "The New York Times"a gönderilmesini istedi ve yazı ertesi gün yayımlandı. “Benim Hayatım” yazısına gösterilen müthiş sıcak ilgi onu son derece mutlu etti.

2015 yılının Mayıs ve Haziran aylarında ve Temmuz başında, nispeten iyi olan sağlığının tadını çıkardı – yazı yazdı, yüzdü, piyano çaldı, seyahat etti. Bu dönemde birkaç yazı daha kaleme aldı. Bu yazılar arasında yer alan “Benim Periyodik Tablom”da elementlerin periyodik tablosuna ömür boyu duyduğu sevgiye ve kendi ölümlülüğüne dair fikirlerini dile getirdi.

Ağustos ayı geldiğinde Dr. Sacks’ın sağlığı hızla kötüye gidiyordu; yine de son takatini yazmaya adadı. Bu kitaptaki son yazı olan “Şabat Günü” onun için özellikle önemliydi, her bir sözcüğün üzerinden tekrar tekrar geçip adeta yazının özünü imbikten süzdü. Söz konusu yazı 30 Ağustos 2015’te, ölümünden iki hafta önce yayımlandı.

Kate Edgar – Bill Hayes

Dün gece rüyamda cıva gördüm; havaya yükselen ve yere düşen, kocaman, ışıl ışıl cıva küreleri. Cıvanın element numarası 80, gördüğüm rüya da salı günü seksen yaşıma basacağımı hatırlatıyor bana.

Atom numaralarını öğrendiğim çocukluk çağımdan beri elementler ve doğum günleri benim için hep içe içe geçti. On bir yaşımda “Ben sodyumum” (11. element) diyebiliyordum, şimdi yetmiş dokuz yaşımdayken de altınım ben. Birkaç yıl önce bir arkadaşıma sekseninci doğum günü hediyesi olarak bir şişe cıva –ne sızdıran ne de kırılan özel bir şişeydi– verdiğimde, önce bana tuhaf bir bakış atmış ama daha sonra büyüleyici bir mektup göndermişti. Mektubunda, “Sağlığım için her sabah biraz içiyorum” diye espri yapıyordu.

Seksen! İnanılır gibi değil. Çoğu zaman hayatın daha yeni başlamak üzere olduğunu hissediyorum, ama bir an sonra ömrümün neredeyse bittiği kafama dank ediyor. Annem on sekiz çocuğun on altıncısıydı; bense onun dört oğlunun en küçüğü, aynı zamanda anne tarafından bir sürü kuzenimin de neredeyse en genciydim. Lisedeyken de sınıftaki en genç oğlan hep bendim. Her ne kadar şimdi tanıdığım muhtemelen en yaşlı insan olsam da bu en genç olma duygusunu hiç kaybetmedim. Tek başıma dağda dolaşırken feci halde düşüp bacağımı kırdığımda, kırk bir yaşımda öleceğimi düşünmüştüm. Bacağımı elimden geldiğince sabitlemiş ve kollarımın yardımıyla, beceriksizce de olsa dağdan inmeye başlamıştım. Ondan sonraki uzun saatler boyunca iyi kötü bir yığın anı zihnime akın etmişti. Çoğu şükran havası taşıyordu; başkaları tarafından bana verilmiş şeyler için duyduğum şükran, bunlara karşılık ben de onlara bir şeyler verebildiğim için duyduğum şükran. İkinci kitabım olan Uyanışlar önceki yıl yayımlanmıştı.

Seksen yaşıma ramak kala –hiçbiri elden ayaktan düşürmeyen– bir sürü tıbbi ve cerrahi derdim varken hayatta kalabildiğim için sevinç duyuyorum. Hava şahane olunca bazen içimden “Ölü olmadığım için mutluyum!” cümlesi kopuyor. (Benim bu halim bir arkadaşımdan dinlediğim bir hikâyede anlatılanla tezat içinde. Kendisi harika bir bahar sabahı Paris’te Samuel Beckett’le birlikte yürürken ona “Böyle bir günde hayatta olduğun için mutluluk duymuyor musun?” diye sormuş. Beckett’in cevabı, “O kadar ileri gitmem” olmuş.) Bazıları harikulade, bazılarıysa dehşet verici çok şey yaşayıp gördüğüm için şükran duyuyorum. Keza bir düzine kitap yazabildiğim, dostlarımdan, meslektaşlarımdan ve okurlardan sayısız mektup aldığım ve Nathaniel Hawthorne’un “dünyayla ilişkiye girmek” dediği şeyin zevkine vardığım için minnettarım.

Boşa harcadığım (ve halen harcamakta olduğum) onca zamana üzülüyorum. Yirmi yaşımda olduğum gibi şimdi seksen yaşımda da acı verecek kadar utangacım diye üzülüyorum. Anadilimden başka bir dil konuşamıyorum diye üzülüyorum. Bir de yeteri kadar seyahat edip diğer kültürleri tanımadığıma üzülüyorum.

Hayatımı tamamlamaya çalışmam gerektiğini hissediyorum, “bir hayatı tamamlamak” ne demekse artık. Doksanlı ve yüzlü yaşlardaki bazı hastalarım nunc dimittis ilahisini söylüyor: “Dolu dolu bir hayat yaşadım ve şimdi gitmeye hazırım.” O insanların bazılarına göre bu, cennete gitmek demek, cehenneme değil de hep cennete; gerçi hem Samuel Johnson hem de James Boswell cehenneme gitme fikrinden ürpermiş ve böyle inançlarla işi olmayan David Hume’a fena bozulmuştu. Ölümden sonra bir varoluşa ne inancım var ne de ona yönelik bir isteğim; bir tek dostlarımın hatırında kalmaya inanıyorum ve bazı kitaplarımın ölümümden sonra da insanlara bir şeyler “söylemesini” umuyorum.

W. H. Auden bana sık sık seksen yaşına kadar yaşayacağını, sonra da “basıp gideceğini” sandığını söylerdi (çok değil, altmış yedisine kadar yaşadı). Ölümünün üzerinden kırk yıl geçmiş olsa da onu, anne babamı ve eski hastalarımı sıkça rüyamda görürüm; hepsi uzun zaman önce bu dünyadan ayrılmış olsa da hayatımda önemli yer tutan bu insanlara duyduğum sevgi içimde yaşıyor.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.