Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler bir ilk kitap... Olgun bir dille, dipdiri öyküler kotarıyor Yalçın Tosun. İnsana, dünyaya, çevresine, dahası kendi içine eğilip bakma gözü pekliğini gösterirken dostluğu, sevgiyi, mutluluk arayışını da hüzünle dillendiriyor. Dile gelmeyen, onun kaleminde incelikli bir kurguyla, alttan alta duyuruluyor. 

Bu kitabı, yeni öykücülüğümüze hatırı sayılır bir katkı olarak da görüp okumalı.
Kamyonetin bıraktığı toz dumanı çöküp her şey eski haline büründüğünde, hâlâ yolun başında duran iki küçük çocuğun ceplerinden, unutmabeni çiçeklerinden örülmüş birbirinden habersiz iki kolye sahibini bulamamanın verdiği hüzünle öylece sarkıyor.

Aterina

Babaannemin günlüğünü bulduğumda ne yalan söyleyeyim, çok da heyecanlanmamıştım. Öleli daha üç gün olmuştu. Annemle ondan kalanları düzenlerken kimseleri yanına yaklaştırmadığı komodinin, anahtarını bulamadığımız için kırarak açtığımız çekmecesinde o eski defteri öylece yatarken bulduk. Siyah bir deriyle kaplanmış bu defterin sayfalarını şöyle bir çevirdiğimde, bazı cümleleri Fransızca yazılmış günlük sayfalarıyla karşılaştım ve defteri bir kenara bıraktım. Aklım babaannemin zümrüt broşundaydı. Hiç görmediğim ama herkesin bahsettiği, babasının hediyesi olan broş.
Tüm aramalarımıza rağmen broşu bulamadık. Bir sürü kehribar kolye. Hepsi bu. Neden bu kadar kolye almış, neden bunları bize hiç göstermemiş diye düşünürken sıkıldık ve aramayı bıraktık. Annem giysileri toplayıp dağıttı. Nem kokan tüm eşyayı da eskiciye verdik. Defteri çıkarken yanıma aldım.
Eve döndüğümüzde babam, elinde bulmacasıyla koltuğuna yayılmıştı. Annem hep yaptığı gibi dokundurdu babama:
“Ah Mesut, tam adını bulmuşsun. Hiçbir şey mutluluğunu bozamaz değil mi? Sanki benim annemdi. Biraz da sen ilgilensen ya şu işlerle.”
Babamın gözlerinden hiç görmediğim bir bakış geçti. Annem anında sustu.

O gece garip bir rüya gördüm. Babamla, güneşli bir günde çarşıda dolaşıyorduk. O, hiç görmediğim kadar genç, takım elbiseler içinde. Bense onun elinden tutmuşum, yürüyoruz. Bir an geçiyor. Hastane odasında, doğum sancıları içindeyim. Nasıl sonsuz bir acıma hissi. Elime bir oğlan çocuğu veriyorlar. Bense delirip bağırmaya başlıyorum: “Aynı o, aynı o.” Oğlanın yüzü babam. Hem de sakallı, bıyıklı. Babamı doğuruyorum rüyamda. Çok daha yaşlı halini hatta. Buruş buruş olmuş bir yüz; bebeklikten değil ama, yaşlılıktan.

Sabah kendime gelmem kolay olmuyor. Okula gitmek için hemen evden çıkıyorum. Aklımda babaannemin zümrüt broşu ve gördüğüm garip rüya dolanıp duruyor. Yiyecek bir şeyler almak için kantine gidiyorum ve çantamda cüzdanımı ararken babaannemin kara kaplı defteriyle karşılaşıyorum.
Bir merak düşüyor içime, okuyorum.

 

11 Haziran
Bugün bir kolye daha aldım Sirkeci’den. Bununla on üç oldu. Uğursuz sayı. Keşke bir tane daha alsaydım. Adı Marko imiş, babası seslenirken duydum. Kocaman kara gözleri var. Bana pek bakmıyor sanki. Anlamış mıdır acaba? Bir insan neden durmadan kehribar kolye alır ki? Dokundu mu parmağıma paketi verirken, bana mı öyle geldi yoksa?
Bugün kırk iki gün oldu. Babam bir aydır Nis’te. Bugün yarın gelir. Belki bir mucize olur da gelemez. Titanik bile batmamış mı? Ama Akdeniz’de ne gezer buzdağı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.