Açık Sır - MI5 Eski Genel Direktörü’nün Otobiyografisi

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Britanya iç istihbarat servisi MI5’ın ilk kadın “Genel Direktör”ü Stella Rimington hayat hikâyesini ve istihbarat kariyerini anlatıyor. Rimington’ın samimi hikâyesinde MI5’ın tarihi, yapısı, Soğuk Savaş’tan IRA’ya, oradan “küresel terör”e en kritik mücadele alanları kadar, erkek egemen istihbarat dünyasında kadın olarak tutunmanın ve istihbarat kariyeriyle anneliği ve aile hayatını dengelemenin zorlukları da var.

Stella Rimington’ın anıları güvenlik servisleriyle hizmet ettikleri toplum arasındaki olgun ilişkiye giden uzun yolda son adım… MI5’ın sıkıcı, paranoyak, içine kapanık, erkek ağırlıklı, beceriksiz bir dinozor olmaktan çıkıp modern, etkili, özgüvenli bir kamu hizmetine dönüşmesi hayranlık verici bir süreç. Kuşkusuz, tam anlamıyla erkeklere ait bir dünyada Rimington’ın yükseliş öyküsü de öyle... - Guardian

Açık Sır nice şaşırtıcı gerçeği ortaya seriyor. - Spectator

Rimington kendi hakkında anlatmaya hazır olduklarıyla hayranlık uyandırıyor. - London Review of Books

Açık Sır bizi güvenlik servislerinin kalbinin attığı MI5’ın iç işleyişine götürüyor ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında yalnızca uluslararası alanda değil kişisel ve siyasal arenada da yaşanan muazzam değişikliklere benzersiz bir bakış açısı sunuyor. - Yorkshire Post

1940 yılında bir mayıs günü, henüz beş yaşındayken “bilmem gerek” ilkesinin anlamını bizzat yaşayarak öğrendim. Ağabeyim Brian’la Essex’te, savaşın başlamasıyla birlikte bizi Londra’dan uzaklaştırmak için annemle babamın Margaretting’de kiraladıkları eve sekiz kilometre kadar mesafedeki Ingatestone ilkokuluna gidiyorduk. O gün her zamanki gibi okuldan çıkmış, bankanın önündeki durakta bizi eve götürecek otobüsü bekliyorduk. Gelgelelim o gün uzun süre beklememize rağmen bir tek otobüs bile gelmedi. Sonradan öğrendik, meğer Dunkirk’ün tahliyesinde hizmet etmek üzere otobüslerin, hatta diğer toplu ulaşım araçlarının hepsine el konmuştu. Herhalde bu Çok Gizli olduğundan hiçbir uyarı yapılmamıştı, biz beş ve sekiz yaşında iki kardeş evimizden tamamen uzakta saatlerce beklerken öbür tarafta annem de aynı saatlerde başımıza ne geldiğinden habersiz ortaya çıkmamızı bekliyordu. İki mesafe arasında haberleşebileceğimiz ne bir telefon vardı, ne bir otomobil ne de başka bir iletişim yolu. Sonunda orada dikilip durduğumuzu fark eden banka müdürü bizi eve götürsün diye bir fayton bulmuştu, eldeki tek ulaşım aracı buydu. Oradan taşınana kadar fayton bizi okula götürüp getiren olağan taşıt aracı oldu.

1930’ların ilk yarısında Avrupa’da doğmuş insanların çoğu gibi benim de ilk anılarım savaşa, onun getirdiği kaygılara ve belirsizliklere dairdir. Savaş patlak verdiğinde babam açık denizlerdeydi, Venezuela’da yaptığı bir mühendislik işinden dönüyordu. Henüz dört yaşında olmama rağmen annemin endişesi hemen bana da geçmişti. Brian’la birlikte güneşin altında oynadığımız evin arka bahçesine geldiğini hatırlıyorum. Dönemin fotoğraflarına bakıldığında 1930’lu yıllarda banliyöde yaşayan ev kadınlarının hep giydikleri görülen çiçek desenli, belden bağlanan pamuklu önlüklerden biri vardı üzerinde. Yanımıza gelip telsizden savaşın başladığını duyduğunu söylemiş, babamızın nerede olduğu hakkında son haberi vermişti. Kaygılıydı, kaygısını paylaşmaya ihtiyacı vardı. Her şeyi anlamasam da hayatımda ilk defa endişe duyuyordum. Uzun süre geçmeyecek bir endişeydi bu.

Babam eve sağ salim döndü; bize, gemi torpillenecek olursa mürettebatın yolculara yaptırdığı, nasıl hareket edeceklerini öğreten talimleri, düşman uçaklarına tarafsız olduklarını göstermek için güverteye çizdikleri devasa Amerikan bayrağını anlattı. İkinci Dünya Savaşı babam için müthiş bir üzüntü ve sıkıntı kaynağıydı. Büyük Savaş sırasında Alman hendeklerini havaya uçurmaya çalışırken Passchendaele’de ciddi bir yara almıştı. Gerçek yaşını gizleyip gönüllü er olarak erken yaşta katılmıştı orduya. Bütün savaşlara son vermek, dünyayı kahramanların yaşadığı bir yer haline getirmek için savaştığını sanıyordu. Büyük Buhran sırasında işsiz kalmıştı, şimdi ikinci bir savaş onun gözünde vurucu darbeydi.

O günlerde Güney Norwood’da, annemle babamın evlendikten kısa bir süre sonra 1929’da daha müreffeh bir gelecek umuduyla satın aldıkları yeni evde yaşıyorduk. Ancak babama göre savaş başladıktan sonra artık orada kalamazdık; Londra banliyöleri eşiyle küçük çocukları için çok tehlikeliydi. Annemle ikisi bir süre ağabeyimle beni savaş bitene kadar babamın kız kardeşinin göçmen olarak gittiği Philadelphia’da kalma üzere Amerika’ya gönderme fikrini tartıştılar. Aslında gitmemiz için her şey hazır sayılırdı, derken Kanada’ya çocuk götüren bir gemi torpillendi. Başından beri bizi uzaklara gönderme fikrinden zaten hoşlanmayan annem ne olursa olsun bir arada olmamız gerektiğine karar verdi.

Böylece Essex, Margaretting’de orta halli ama bana kocaman gelen müstakil bir “St. Martins” evi kiraladık. Çocukluğum boyunca yaşayacağımız kiralık evlerden ilki orasıydı. Bu taşınma maddi açıdan belimizi bükmüş ve orta sınıf standartlarına göre annemle babamın kıt kanaat bile geçinmelerinin pek mümkün olmayacağını gözler önüne sermişti. Londra’daki evi cüzi bir kira karşılığı evlenmemiş bir kadına vermişlerdi – hoş, 1939’da Güney Norwood’da bir evi daha fazlasına kiralayamazdınız. Biz bir daha Londra’ya dönmediğimize göre kadın böylece güvenceli kiracılık hakkını elde etmiş oluyordu, annemle babam evi satışa çıkarabilmek için onu hiçbir zaman evden çıkaramayacaktı. 1950’lerde, yatırdıkları parayı almaktan umudu keserek evi yok pahasına kadına sattılar.

1939 yılının Eylül ayında St. Martins’e taşınmak biz çocuklar için heyecan vericiydi. Bir kere tavanı siyah kumaşla örtülü bir taksiyle yolculuk etmek demekti, küçük, neredeyse ışık geçirmez çatlak sarı camından geride bıraktığımız Güney Norwood’u görmeye çalışıyordum. Şoförün “Rotherhithe Pipe” dediği, Thames’in altındaki tünelden geçerek o zamanlar Essex’in kırları olan alana çıkmıştık. Evi gayet iyi hatırlıyorum. Sütunlu kocaman bir holü, 1930 standartlarında bile demode, iki ucunda birer kapısı olan bir mutfağı vardı. Bu da ufak çocukların mutfakla koridorlar arasında koşturmaları, çığlıklar atarak mutfakta çalışan kişiyi müthiş rahatsız etmeleri anlamına geliyordu. En azından annem açısından daha az heyecan verici bir mesele de evin çatısındaki sıçanlardı, tepemizde patır kütür koşuştururken yatak odalarının tavanlarında çokça bulunan çatlaklardan her an aşağı düşecek duygusu uyandırırlardı.

Annem zorlukları yenmede ustaydı. Çok huzursuz bir tarihsel dönem yaşamış,1901 doğumlu biri olarak iki dünya savaşı ve bir bunalım atlatmıştı. Ebe eğitimi almış, 1920’lerde Londra’nın Doğu Yakası’nda bulunan Yahudi Hastanesi’nde çalışmıştı. Ortaklardan biri olan Mrs. Rebecca Sieff’in hastaneye yaptığı ziyaretleri hatırlıyordu, özellikle şoförlerini sık sık kovmasıyla nam salan bir kadınmış. Hastaneye her defasında yeni bir şoförle gelirmiş. Şoförlere karşı gözlerini açık tutmaları gerektiğini tembih edermiş hemşirelere, yoksa fazla benzin harcarlarmış. Hastane deneyimi, bilhassa Doğu Yakası civarındaki evlere ebeliğe gitmesi anneme elindekinin kıymetini bilmeyi öğretmişti, şikâyet etmemesini öğrendiği gibi edene de asla anlayışlı davranmazdı.

Bu metanetli duruş Margaretting’deki ilk aylarda verdiği sınavı kuşkusuz başarıyla geçti. 1939-40 kışı aşırı soğuk geçiyordu. Bütün borular donmuştu. Su olmadığı gibi ısınma olanakları da çok kısıtlıydı. Eli ayağı tutan bütün erkekler Silahlı Kuvvetler’e yazılmıştı, tek bir yapı ustası ya da yardımcı bulmak çok zordu. Bunlar yetmezmiş gibi ben ve ağabeyim bronşite yakalandık, onunkine bir de kızamıkçık eklendi, dolayısıyla tecrit edilmesi gerekti. Yatak odalarımız Valor marka gaz sobasıyla ısınırdı; bense birkaç saatte bir buharı tüten büyük kahverengi bir tasın içinde getirilen benzoin tentürü solumak zorundaydım. Bugün bile ne zaman gaz ve benzoin kokusu duysam savaşın o ilk günlerini içimde hissederim.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.