Süreyya

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Sen de kendine bir dünya kurmalıydın Süreyya.
Yurdunu bulamayacağın en başından belliydi.

Nil Sakman, uzun bir yaşamı geride bırakmış sıradışı bir kadının hakikat savaşına çağırıyor bizi “Süreyya”da: Çocukluğundan beri yakasını bırakmayan uyumsuzluğun, yurtsuzluğun ve utanç duygusunun arkasına bakmaya çalışıyor Süreyya Hanım; en derine, iç’in de içine... Bu tüketen kavganın külleri arasında yolları yollara, sebepleri sonuçlara eklerken, “kendine kavuşamayacak olmanın” sızısıyla yorgun düşen nice huzursuza da göz kırpıyor.

Çocuk dediğin tatlı, sevimli bir hayvan Süreyya. Eğitilmesi, insan gibi yaşamayı öğrenmesi için önce sevilmesi, sonra da utanması gerek. Sevgiyi devamlı kılması, hak etmesi. Medeniyet utanç üzerine kurulu Süreyya. Derin, sarsıcı bir utanç.

Bahçede

Bir varoluşun kaydını tutuyorum. Hepsi bu. Kendi varoluşumun kaydını. Ne söyleyebilirim? Hazırlıksız yakalandığım çaresiz bir hastalığı üstümden atmaya çalışır gibi bir ömür geçirdim. Tuhaftır, bunu da daha en başından bildim. Sezgisel miydi? Öyleydi herhalde. Yaşamın önüme çıkaracağı onca şeyden korkmaya, endişe duyup vesveseye kapılmaya zamanım olmadı hiç. Benim gibi birisi yaşamın kuracağı kumpasları istese de umursayamazdı. Binbir çehreye bürünmüş iblisler aklımı çelme gayretine düşseler ne yazardı? Tekinsiz biri vardıysa eğer, o bendim. Ben dediğim bu şey, bu beden; bu dolup dolup boşalmış, pörsümüş beyin; bu ikircikli akıl. İçim boşalamadı bir türlü. Dağlara baktım, dağlardan vadilere, ovalara. Bomboş yollarda da yürüdüm, daracık patikalarda da. Engin ne varsa gördüm. Boşluğu ve boşluğun ferahlığını. İçimdeki derinliği hissettim. Varlığımı duyumsadım. Ama sonra karanlığı da gördüm. Hiç çekinmeden sahiplendim onu. Kendi dipsiz karanlığımı. Kuytumu. Taşımak istemediğim bu yükle birlikte yaşamak, onunla birlikte yol almak, bu zorunluluk. Ölümü arzulasam da ölmek istemedim. Meraklıydım belki. Bakmadan edemedim. Bir menkıbem varsa o da yaşamımdır. Yaşamış olmam. Kıymetim, mucizem, lanetim. Bu mücadeleyi seçmedim. Onu çağırmadım, ona gitmedim. Çoktan başlamış, başladığı bile unutulmuş bu savaşta, ben dediğim bu koca çuval, ben dediğim bu arapsaçı ruh bir yenilgiden ibaret. Şikâyetçi değilim. Tahammülüm azaldığında kendime ettiğim az sayıda iyilikle avunuyorum. En azından bir ferahlık aradım, diyorum. Bir siper. Ormanlarda dolaştım. Çocukluk hayallerimde konuştuğum yaprak işçilerinden izin alıp da girdiğim dallı budaklı bir yeşillikte dinlendim. İçim susunca sevindim; beceremeyeceğimi bile bile ağaçları taklit ettim. Öylece durmayı, güneşte kavrulmayı, yağmurla serinlemeyi, meyve vermeyi, yaprak dökmeyi, ilkbaharla yeşermeyi, hepsini ama hepsini taklit edip durdum. Kovulmuştum. Fırlatılmıştım. Yenilmiştim.

İçimdeki sesler sussun istedim. Hep kalabalık. Hep kakofoni. Birimiz sussak öteki konuştu. Doğal sınırlarını bulmamış, yeterince gelişmemiş, bozuk, arazı gün gibi ortada bir akla mı sahiptim? Deli dedikleri ben miydim? Delirmiş miydim? Delilik de diğer her şey gibi devamlılık ister Süreyya. İşte sana bir ilke. Henüz gençken psikiyatri kitaplarını açar, tanısı konmuş her hastalıkta kendini bulurdun biraz. Yine de aklın, genlerin, travmalarını tanımlayan hafifletici nedenler hakiki bir deli sayılmana izin vermedi. Saldılar seni, sokaklarda gezindin. Şimdi bu evdesin, bu bahçede. Yaşam seni buraya attı. Avuçla dünyayı. Kalan ellerinle avuçla. Bak, nemli toprak. Serin ve gizemli. Kalk hadi. Kalk, gir eve.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.