Gece Çığırtkanları

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Vah gecenin diliyle mecnun olanlara!..”

“Perdeyi aralayıp oltada yaşam için çırpınan balığa baktım; adamın avuçlarındaydı şimdi, durmaksızın devinen kuyruğu bitmek üzere olan bir özgürlük savaşında çırpınıyordu. Gece inince, bir balık gibi çırpınmış, terbiye edilmiş, cezalandırılmış tenime, isli ellerime bakıp durdum. Gece çığırtkanları ışığımı görüp fişlemesinler diye yarı karanlıkta, el fenerinin cansız ışığında yazdım sözcüklerimi bu defa: Balık, ölüm, yangın.”

İlk kitabı “Evlerin Yüreği” ile öykücülüğümüze kendine özgü bir soluk getiren, öyküleri ve yazıları 2007’den bu yana “kitap-lık”, “Notos”, “Özgür Edebiyat”, “Sözcükler” dergilerinde yayımlanmakta olan Şenay Eroğlu Aksoy, Gece “Çığırtkanları” ile edebiyatımızdaki yerini sağlamlaştırıyor: Kader, kahır ve vicdan üçgeninde gezinen öyküleriyle, varoluşun ağır toplarını masaya sürüyor. Yerinden yurdundan sürülmüş çaresiz insanlar; yastık altlarında saklanan ya da toprağa bırakılan hatıralar; yangın yerine dönmüş tekinsiz sokaklarıyla karanlık kenar mahalleler; tahta kılıçlarıyla tozlu sokakları, terk edilmiş siperleri aşındıran çocuklar...

İsli elleri, endişeli yüzleri ve susturulmuş dilleriyle tahammülsüzlüğe, acımasızlığa ve korkunun kahredici gücüne karşı koymaya çalışanlar...

Geldin mi? Şaşırttın beni. Karanlık inerken yollara, gece çığırtkanları her adım başında bağıra çağıra eşkalimizi verirken... O belirsiz yüzlerine inat, işaretparmakları havada bir heykel gibi durarak evlerimizi gösterip hepimizi ifşa ederken, nasıl savuşuverdin yanlarından görünmeden? Gece çığırtkanları bizim için yetiştirildi, büyütüldü, beslendi, biliyorsun. Küçük barakalarına sığamayacak denli akıl almaz bir konforda yaşatıldılar. Gündüz derin uyku zamanlarıydı onlar için, pek çıkmazlardı kulübelerinden. Gündüz gözüyle görmediler örneğin dünyayı; işleri güçleri geceyi beklemekti, beklediler, bekliyorlar. Peki, sen nasıl geçtin çığırtkanlarca tutulmuş sokaklardan? Ellerin is içinde, gizleyemezsin, cebine mi soktun yoksa? Ellerim.

Neyse...

Gel şöyle otur, dinlen, soluğun göğsüne sığmıyor bak. Dün öğle vakti kapım çalındı, gözetleme deliğinden baktım; çocuklar, açtım. Dünya tatlısı iki çipil göz: “Affedersiniz, balkonunuza topum kaçtı.” Oysa biliyorum, yalan, onu gönderen belli. Yine de çocukların yüzünde her daim şavkıyan gönül çelen ışıltıya kanıp ya gerçekten topu balkondaysa, diye düşünmekten kendimi alamadım. Çocuk yükü ağırdır bilirsin, onu en iyi biz biliriz, değil mi? Ama bir kerecik doğru olsa ya söyledikleri, yok, her seferinde aynı yalan. Bir oğlan var başlarında, çok uyanık, piç kurusu, gözleri velfecri okuyor; çocukları onun yolladığını tahmin ediyorum. İlk günler kendisi gelirdi, şimdilerde aşağıda beklemeyi tercih ediyor. Babası gece çığırtkanlarından biri belki ya da bütün bunlar benim uydurmam ama bilmez değilsin ki...

Neyse ki gündüz onlar gibiyiz biz de, ne denli baksalar bulamazlar, göremezler bizi onlardan ayıranı. Bazen yapmamam gereken bir şeyi yapıyor, sabahın ilk ışıklarıyla apartmanın arka kapısından çıkıp aralarına karışıyorum. Parklarda, vapurda yan yana oturuyoruz. Kimileri konuşmak, dertleşmek istiyor. Sesimin bir süre sonra düşüncelerimi, geçmişimi açık eden bir tınıya bürünmesinden korkarak neredeyse hiç konuşmadan dinliyorum onları. Zaten sesim değişmese de sözcüklerim... Konuşmaya başladıktan bir süre sonra nerede olduğumu, kiminle konuştuğumu unutuveriyorum bazen. Yalnızca karşımdakinin anlattıklarına kapılıyorum. Kimileyin o denli kederleniyorum ki, farkında olmadan çoğunluğun pek de kullanmadığı o sözcüklerle yasaklı cümleler kuruveriyorum. Bir keresinde masum bakışlı bir genç adamla yan yanaydım vapurda. İnce, ışıltılı bir alnı, buğday teni, mavi gözleri vardı. Duru bir kederle anlatıyordu. Abartmadan, bir tek sözcüğü bile körü körüne kendi acısını çoğaltmak, fiyakasını artırmak için boşluğa salmadan, derin soluklar alarak anlatıyordu. Ne muhteşem bir gün demiştim içimden, ne muhteşem bir incelik. Martılar, denizin üstünde özgürce uçarken bir ona, bir martıların çığlığına gidiyordu aklım; martılarla onun sesinde bir benzerlik vardı sanki, bir içtenlik. Kafamı sıkı sıkı kapatan yeni moda şapkalardan birini takmıştım o gün, çok da yakışmıştı. Yoksa bu halimle hangi erkek yaklaşır yanıma? Delikanlı kedere belenmiş, beni ve kendini, dünyadan, akıp giden zamandan koparıp almıştı. Sözlerini tamamlayıp o mahzun gözlerinde minicik bir damla yaş tomurcuklanınca dayanamayıp konuşmaya başlamıştım. Kimi sözcükler nasıl da ele veriyor bizi, değil mi? Her şeyi unutup yalnızca onun için konuşurken birden fark ettim gecenin sözcükleriyle konuştuğumu... Ne şans ki vapur kıyıya yanaşmış, yolcuların çoğu çıkışa doğru hareketlenmişti. Yerimden fırlayıp insanları yararak iskeleye atladım. Neyse ki delikanlının kederinden sıyrılıp bu sözcükleri fark etmesi zaman almıştı. O, gece çığırtkanlarına haber uçurana dek toz oldum ortadan. Sokakları içimdeki kahrolası korkuyla, başım yerde, tedirgin, hızlı adımlarla geçtim. Eve girince bir daha dışarı çıkmamaya söz verdim kendime. Ama beni bilirsin, yapamadım tabii. İşte bu yüzden küçük bir tebessümle, ses çıkarmadan geçiştiriyorum artık bu tür durumları.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.