Dalgın Dağlar / Çizgili Sarı Defter - Gölgenin Canı

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Yaşam, düş gibiydi gerçekten. Ama neden gerçeklik, insanı bu kadar derinden incitiyordu?”

Kadim zamanlarda, antik dönemlerde ya da günümüzde geçen; şehirleri, ülkeleri, kültürleri kateden, bütün zamanlara ait öyküler… Zamanın ve aşkın derinliklerinde gezinen gizli bir el, ruhun katmanlarını ustalıkla harmanlayıp seriyor önümüze…

Dalgın Dağlar, Gürsel Korat’ın daha önce yayımlanan Çizgili Sarı Defter ve Gölgenin Canı adlı öykü kitaplarını bir araya getiriyor.

“Ela gözlerini düşündüm; bu gözlerde kurumuş nehir boyları, sazlıklar, yalnızlıklar, çocuk yaşta ölmüş bir oğul için dökülen yaşlar, annesi için gülen, babası için yakaran, kocası için seven bakışlar saklıydı. Su kuşlarının tedirgin neşesiyle bakmıştı bu gözler; otlar, uzun kavaklar görmüştü, sarı tarlaların içinde yitip giden çocukluğu için ağlamış, uzun bir nehre benzeyen telaşlı ömrünün son üzüntülerini de içine alarak, sımsıkı kapanmıştı.”

Surlarda gezinirken, yıpranmış bir burcu gözüme kestirip yukarı tırmandım. Taş merdivende nemli bir koku vardı. Mazgallara, kalenin diğer burçlarına, karşımdaki beyaz dağa, kente baktım. Ağırlığı en az bir ton olan taşların buraya nasıl çıkarıldığını düşünüyor, elimdeki sikkeleri sımsıkı tutuyordum. Sikkeler Yunan yazısıyla çevrelenmişti; ikisinin de bir yüzünde ayçiçeği kabartması, öteki yüzünde ise insan betimi görülüyordu. Bu paraları doğu kapısının üstündeki burçlara tırmanırken, tutunduğum taş düşünce bulmuştum. Önce inanamadım, canı eğlence isteyen birinin şakası mıydı bu? Çevreme göz gezdirdim, kimse yoktu: Paraları inceledim, bunlar düşürülmüş değil, doğrudan doğruya harcın içine, duvara gömülmüştü. Nedense korktum, az sonra başıma bir iş gelecekmiş gibi, telaşla kalenin burçlarından indim ve hemen otele döndüm.

Sikkeleri maun renkli masanın üstüne bıraktım, sanki telaşımdan etkilenmişlerdi; fır fır ederek kendi etraflarında döndüler. Oysa içimde dönüp duran şu sorunun yanıtı yoktu: Bu paralar oraya neden gömülmüştü? İkisi de bakıra benziyordu, elime aldım, birbirlerine sürtünüşlerinin sesini dinledim: Bu sesi, paraları gömen kişi de dinlemişti mutlaka. Eğer bu paralar çok eski bir tarihten beri oradaysa –bu bir şaka değilse– yüzyıllar öncesinde bırakılan bir zaman parçasına dokunmuş olmalıydım. İyi ama kalenin taşları, merdivenleri, burçları, mazgalları ve hatta kapıları bile o zamandan kalma değil miydi? Bu başka, diyordum, burada bir işaret var, sanki bir şey anlatılmak istenmiş ve o işaret neyse, bana kadar da gelmiş.

Ortada bir oyun veya şaka olmadığına ikna oldum; otelden çıktım, yeniden kaleye gittim. Kale içindeki dükkânlarda bildik yaşam yine sürüyordu. Annelerinin yanında alışverişe çıkmış sıkılgan genç kızlar kızara bozara vitrinlerde kendilerini süzüyor, küçük çocuklar ne satabilirlerse satmaya çalışarak insanı canından bezdiriyor, tabure üzerinde tespih çeken yaşlı esnaf ehli, gelen geçeni izliyordu. Güzel, ışıklı bir akşamüstüydü. Kale burçlarına tırmandım, aşağıya baktım, otomobiller ve otobüsler geçiyordu. Caddedeki tüm arabalar çarpışacakmış gibi kaygılandım; yukarıdan bakınca böyle bir duygu oluşuyor. Gözümü uzaklara çevirdim ve dağın eteğindeki eski bağ evlerini gördüm: Hüzünlü bir merakla yüzlerini kente dönmüş gibiydiler.

Bu kente çocukluğumun duygularıyla bağlı olduğumu bilmesem, gördüğüm her şeyi tanımasam, bir gezgin rahatlığıyla burçlarda oturmam kolay olurdu. Ama rahat değildim. İnsan kendi yurdunun gezgini olamıyor. Eğer orayı keşfe gelirse, kendini keşfediyor. İzleyen değil, izlenen oluyor.

Geldiğim andan beri yaşadıklarımı düşündüm. Şehir aklımı kurcalıyor, kale bana şaka yapıyor, Erciyes bana kendini göstermeye çalışıyordu: Dağın ışığı artmış, dorukları derinlik kazanmıştı; şaşarak baktım, böyle güzel miymiş dedim.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.