Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Gretta’nın ailesine düşkünlüğüyle bilinen kocası Robert, bankadaki parasını çektikten sonra ortadan kaybolur. Ailenin yetişkin çocukları annelerine destek olmak ve babalarının izini sürmek için bir araya gelirler fakat arayışlarının önünde bir engel vardır: Hastalık hastası Gretta’nın dengesiz ruh hali. Robert’ı aramak için çıktıkları yol, yıllanmış birtakım aile sırlarına dek uzanacaktır.

İrlandalı yazar Maggie O’Farrell, altıncı romanında günyüzüne çıkmak için sabırsızlanan gerçeklerin yarattığı sancıyı Londra’ya musallat olan bir sıcak hava dalgası atmosferinde anlatıyor. Yazarın sıcak dili ve özellikle karakter geliştirme konusundaki mahareti okurun ilgisini kitabın sonuna kadar üst seviyede tutuyor.

Sararan otlardan kuruyan dallara, gölgelere devrilmiş kedilerden banyoya hasret kuşlara... Yeniden hayat verecek serin bir yağmuru sabırla bekleyen hemen herkesin seveceği, insanı canlandıran ve sevdiklerine daha sıkı sarılmasını sağlayacak bir anlatım.

Stoke Newington, Londra

Michael, Finsbury Park İstasyonu’ndan çıkmış yürüyor. Bu sıcakta yürümek delilik, hele günün bu saatinde. Ama yerin altından çıktığında, yollar tıkanmıştı, otobüsler trafikte sıkışıp kalmıştı, yumuşamış asfaltın üstünde tekerlekler hareketsiz duruyordu, Michael da kaldırımda, insana sıcak tuğlalarından terliyormuş gibi gelen, sokakları bin zahmetle geçilecek cehennem gibi tünellere dönüştüren evlerin arasından yürümeye koyulmuştu.

Kan ter içinde, nefes nefese Clissold Park’ın kenarlarındaki ağaçların gölgesinde duraklıyor. Kravatını çıkarıyor, gömleğinin eteğini pantolonundan çekip kurtardı, bu bitmek bilmez sıcak dalgasının verdiği zararı gözden geçiriyor: Parkın o sevdiği dalgalanan yeşil ciğerlerinden eser kalmamış. Çocukluğundan beri gelir bu parka: Annesi piknik yemeği hazırlardı – çatlayan kabuklarının altında mavileşmiş katı yumurta, plastik kap tadı işlemiş su, adam başı bir dilim çay çöreği; otobüste götürmeleri için hepsinin, Aoife’nın bile eline, birer kesekâğıdı verilirdi. Otobüsün kapısının açılmasını beklerken anneleri yüksek sesle, “Kaytarmak yok” der, otobüstekilerin dönüp bakmalarına neden olurdu. Aoife’yı uyutmak için çizgili çocuk arabasında parmaklıkların yanından patikada ittiğini hatırlıyor; annesinin o çocuk havuzuna Monica’yı girmeye ikna etmeye çalışmasını hatırlıyor. Parkı yeşilin türlü tonlarıyla dolu bir alan olarak hatırlıyor: çimenliklerin zümrüt rengi, çocuk havuzunun kıymıklanan sularının bakır pası yeşili, ağaçların arasından giren misket limonu renkli güneş ışığı. Ama şimdi çimenler kavrulmuş aşıboyası renginde, aralarından çıplak toprak görünüyor ve ağaçlar kıpırtısız havaya sitem eder gibi cılız yapraklar çıkarmış.

Burnundan nefes alıyor ve kuru havanın burun deliklerini yaktığını hissediyor, saatine bakıyor. Beşi biraz geçmiş. Eve gitmeli.
Dönemin son günü bugün, uzun yaz günlerinin başlangıcı. Bir okul yılının daha sonunu buldu. Artık sınavları okumak, derslere girmek, bütün hafta sabahın altısında yataktan kalkıp sokağa çıkmak yok. Hissettiği rahatlama öyle muazzam ki ağırlıksız, adeta sersemleten bir his olarak kendini ensesinde belli ediyor; fazla hızlı hareket edecek olursa tökezleyecekmiş gibi geliyor, o kadar yüksüz, o kadar zincirlerden kurtulmuş hissediyor kendini.

En kestirme yolu tutuyor, doğruca kavrulmuş çimenlerden güneşin eşit ve acımasızca vurduğu açıklığa çıkıyor, çocukken yemek yemeye can atsa da hiç yiyemediği kapalı kafeteryanın önünden geçiyor. Annesi, güpegündüz soygun, derdi sandviçleri yağ geçirmez kefenlerinden çıkarırken.

Saçlarının arasından sırtından aşağı ter akıyor, ayakları yerde kesik sert adımlar atıyor, başkalarının onu nasıl gördüklerini merak ediyor, ilk merak edişi de değil. İşinden çıkmış ailesiyle akşam yemeğinin kendisini beklediği evine dönen bir baba. Ya da sıcaktan bunalmış, terlemiş, çantasında bir sürü kitap ve kâğıtla gecikmiş bir adam. Gençliğini geride bırakmış biri, saçları tepeden biraz seyrelmiş, ayaklarında pençe isteyen ayakkabılar, onarılmak isteyen çoraplar. Sıcaktan eziyet çeken bir adam, çünkü insandan bu sıcakta iş için giyinmesi nasıl beklenir tanrı aşkına, uzun pantolon, gömlek, kravatla nasıl oturulabilir; şehrin kadın sakinleri kısacık şortlarla, çıplak yanık tenli bacaklarını ona sürterek, daracık askılı bluzlarla omuzları açıkta, göğüslerini örten incecik kumaşlı kıyafetlerle kaldırımlarda dolaşır, ofislerde otururken, insan nasıl dikkatini işine verebilir? Aceleyle evine, artık gözlerinin içine bakmayan, soğuk kayıtsızlığıyla, insanı kendi yatağında bile uyuyamaz, kendi evinde bile rahatça oturamaz hale getiren, için için yanan, düşük düzeyde bir panik yaratan karısına giden bir adam.

Artık parkın bitimi görünüyor. Neredeyse vardı. Güneş altında bir çimenlik daha geçtikten sonra oturduğu sokağa çıkacak. Komşularının çatılarını görebiliyordu, parmaklarının ucuna yükselirse kendi evinin kiremitlerini, bacasını, altında kendi karısının oturduğundan emin olduğu tavan penceresini görebilir.

Üstdudağında boncuklanan teri eziyor, evrak çantasını öbür eline geçiriyor. Oturduğu sokağın sonundaki yangın hortumunun başında kuyruk var. Komşulardan birkaçı, sokağın aşağısında oturan bir hanımla tanımadığı birkaç kişi daha, ayaklarının dibinde boş bidonlarla kaldırımdan yola inecek şekilde kuyruk olmuşlar. Bazıları sohbet ediyor, bir ikisi yanlarından geçerken el ya da baş sallayarak selam veriyor. Komşu hanıma bidonu taşımak için yardım teklif etme düşüncesi aklından geçiyor; durması, bidonu doldurması, sonra da kadının evine kadar taşıması gerekir. Doğru olanı bu. Kadın annesi yaşında, belki de daha yaşlı. Durup yardım teklif etmeli. Yoksa kadın kendi başına nasıl yapacak? Ama ayakları hiç duraklamıyor. Eve gitmesi gerekiyor, daha fazla gecikmeye katlanamaz.

Bahçe kapısının mandalını kaldırıyor, evini görmeyeli haftalar geçmiş gibi hissederek itip açıyor, altı hafta evinden çıkmak zorunda olmadığını düşününce içini bir sevinç kaplıyor. Burayı, bu evi seviyor. Siyah beyaz karo döşeli bahçe yolunu, turuncuya boyalı, aslan başlı tokmaklı, mavi cam gözlü ön kapısını seviyor. Elinden gelse gökyüzüne kadar uzanır, kırmızı gri tuğlalarını kucaklayacak kadar büyür. Bu evi kendi parasıyla almış olması –biraz kendi parası, büyük miktarda da banka kredisi– onu hep şaşırtır. Kendi parasıyla alması ve şu an içinde dünyada onun için en değerli üç insanı barındırması.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.