Bilim İnsanları - Bir Keşif Destanı

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Bilimsel ilerleme her zaman güçlü kişiliklerce sürdürülmüştür. Elinizdeki kitap –Galileo, Newton, Faraday, Darwin, Pasteur ve Marie Curie’den Einstein, Freud, Turing, Crick ve Watson’a– bu dikkate değer öncülerin hayatlarını anlatıyor. Çoğu zaman aykırı düşünürler olan bu bilim insanları gelecek nesillere miraslarını bırakabilmek için çalışmalarının tanınması yolunda sık sık muhalif çağdaşlarına karşı mücadele vermek zorunda kaldılar.

Uluslararası seçkin bilim insanları, bilim tarihçileri ve bilim yazarları ekibince yazılan bu kitap gökbiliminden psikolojiye ana bilimsel disiplinleri kapsar. Kronolojik değil, tema temelli düzelenmiş bu kitap en büyük ölçekten, “Evren”den başlar ve adım adım “Yerküre”, “Molekül ve Madde” ve “Atomun İçinde” ile daha küçük ölçeğe doğru ilerler. Son iki bölüm “Yaşam” ve “Beden ve Zihin” olgularına bakar.

Bahsi geçen kırk üç olağanüstü bilim insanının gravür, resim, fotoğraf ve heykelle portreleri yer alır. Buna ilaveten kitap notları, çizimleri, şemaları yanı sıra keşif yolculuklarına daha mahrem bir bakışa izin veren mektupları da içerir. Bilim İnsanları filizlenen bilim insanlarını, büyük insanların hayatlarını çekici bulanların ve yüzyıllar içerisinde çevremizdeki ve içimizdeki fiziksel dünyayı nasıl anladığımızı merak eden herkesin ilgisini çekecektir.

220 açıklayıcı resim eşliğinde.

BİR MESLEĞİN DOĞUŞU

“Bilim insanı” sözü 1833 yılında, Cambridge’de yeni kurulan British Association for Advancement of Science’ın (Britanya Bilimsel İlerleme Kurumu) bir toplantısında ortaya çıktı. Katılımcılardan biri, şair Samuel Taylor Coleridge çeşitli bilimsel disiplinlerde sayıları hızla artan profesyonel uzmanlar topluluğuna ne isim verileceği sorusunu dile getirdi: anatomistleri, biyologları, bitki bilimcileri, kimyagerleri, jeologları, paleontologları, fizikçileri, zoologları ve benzerlerini içine alacak kapsamlı bir terim aranıyordu. Yapılan tartışmada, filozof “fazlasıyla geniş kapsamlı ve gösterişli”, bilgin (İng. savant) “pek cüretkâr” ve fazlasıyla Fransız olduğu gerekçesiyle reddedildi. Nihayetinde, maden bilimci, bilim tarihçisi ve ileriki yıllarda –bir zamanlar Newton’un eğitim gördüğü– Trinity College’da eğitmenlik yapacak olan kurum yazmanı William Whewell sanatçı (İng. artist) kelimesinden örnekseyerek bilim insanı (İng. scientist) kelimesini önerdi. Bu yeni kelime toplantıdaki herkesin zevkine hitap etmediyse de Amerika Birleşik Devletleri’nde hemen rağbet gördü, yavaş yavaş İngiltere’de de benimsendi, bilim ve teknolojinin dünyaya egemen olduğu, hatta dünyayı tanımladığı 20. yüzyılın ilk yarısında ise bütün dünyada kullanılıyordu.

Bilimin kazandığı yeni itibara rağmen, 1936’da, daha o zamanlarda bile Newton’dan bu yana en özgün bilim insanı kabul edilen Albert Einstein “Bilim, gündelik düşüncenin geliştirilip inceltilmesinden fazlası değildir,” iddiasında bulunuyordu. Bu, karmaşıklıktaki yalınlığı keşfetmekle nam salmış dâhinin nevi şahsına münhasır muzip paradokslarından biriydi. Bu sözler Einstein iseniz doğrudur; ama çoğumuz için pek de geçerli bir ifade değildir. İnsan bu ifade karşısında ister istemez “Olur mu hiç!” diyor. Bizim gündelik düşünce sürecimizin büyük bilim insanlarının, hele de 20. yüzyıl fiziğinin ezoterik matematiksel incelikleriyle uğraşan Einstein gibi kişilerin düşünme süreçleriyle ne ilişkisi olabilir?Fiziksel evreninin daha da büyük bir kısmını daha da az sayıda temel fikre dayanarak birleştirme yönündeki uzun evrimi esnasında fizik, her geçen on yılda gündelik düşünmeden daha da uzaklaşıyor gözükmektedir. Fizikçi olmayanların pek çoğu fizikteki temel araştırmaların teknolojik yan ürünlerini kullanmayı öğrenmektedir: bilgisayarlar, cep telefonları, internet vb. Ancak Einstein’ın –kara delikleri ve uydu GPS duyarlılığını açıklayan– genel görelilik teorisinin ve –plazma televizyonların ve lazerlerin temelindeki– kuantum teorisinin gündelik deneyimlerimizle ortak hiçbir yanı yok gibi gözükmektedir. Ama gündelik düşüncenin erken dönem temel bilimsel fikirlere, örneğin Arkhimedes’in (Arşimet) suyun yer değiştirme ve kaldırma kuvveti ilkeleri, Newton’un hareket ve yerçekimi yasaları, Michael Faraday’in manyetik alan kavramı ve Charles Darwin’in doğal seçilim yoluyla evrim ilkesine erişimi görece daha kolaydır; evde yapılacak basit deneylerle –suya daldırılan cisimlerle, havaya atılan bozuk paralarla, demir talaşı modelleriyle ve pusula iğnelerini mıknatısla etkileyerek– bunların geçerliliğini ispat edebiliriz. Ama görelilik ve kuantum teorileri için bu söz konusu değildir.

ANTİK DÜŞÜNÜRLERİN ETKİSİ

Modern bilim Arkhimedes, Aristoteles, Demokritos, Eukleides, Eratosthenes ve Ptolemaios ayarındaki antik Yunanlılara elbette çok şey borçludur. İki bin küsur yıl önce doğayı gözlemleyen ve doğa üzerine düşünen matematikçi ve doğa felsefecilerine örneğin hayvanların ilk sistematik sınıflandırmasını, maddenin atomlardan oluştuğu kavrayışını, geometrinin icadını, ışığın doğrusal çizgilerle hareket ettiği fikrini, Dünya’nın çevresinin ilk tahmini hesabını ve eylem ve boylam kavramlarını borçluyuz. Bu konularda antik düşünce inanılmaz derecede verimli olmuştur.

Ancak antik Yunanlılar (Sisamlı Aristarkhos gibi birkaç açık fikirli istisna dışında) Güneş’in ve diğer gezegenlerin dünyanın çevresinde muntazam daireler çizerek döndüğüne ve boşluğa bırakılan cisimlerin düşüş hızının kütleleriyle doğru orantılı olduğuna da inandılar. Göründüğü kadarıyla Aristoteles’in “gündelik düşüncesi” Mekhanika (Mekanik) adlı eserinde “Hareket eden cisme etki eden kuvvet durduğunda cisim dinginleşir” sonucuna varmasına yol açmıştı – kütle ve kuvvete dair çok hatalı bir kavrayış. Aristoteles daha büyük kütleli bir cismin Dünya’nın merkezine gitme eğilimi daha fazla olduğundan daha hızlı düşeceğini söylemiştir – bunun da yanlış olduğunu göstermek zor değildir. Aristoteles’in “hareket” kavramı sadece itme ve çekmeyi değil, birleşme ve ayrılmayı, çoğalma ve azalmayı da içerir. Yüzen bir balık, ağaçtan düşen bir elma elbette hareket halindedir – ama büyüyen bir çocuk ve olgunlaşan meyve de hareket halindedir. Böylece, sağduyu (Arkhimedes’in aksine) büyük bir deneyci olmayan Aristoteles’i mekaniğin en basit olguları hakkında umutsuz bir kavramsal karmaşaya sürüklemiştir. Ancak Yunan felsefesi öylesine saygındı ki Aristoteles’in fiziksel dünyaya dair fikirleri 17. yüzyıla, Newton’un zamanına, hatta onun hayvanlar üzerindeki gözlemlerine hayranlık duyan Darwin’in zamanına kadar Avrupa entelektüel hayatına hükmetti. 1620’lerde, yazıları kısa zaman sonra dünyanın halen mevcut olan en eski bilim derneği Londra Kraliyet Cemiyeti’nin (Royal Society of London) 1660’taki kuruluşunda etkili olacak, İngiliz doğa felsefecisi Francis Bacon öncüllerine şu eleştiriyi yöneltmişti: “Şimdi bize ulaşan doğa felsefesi bütünüyle ya Yunanlıların ya da diğer simyacıların felsefesidir... Biri birkaç amiyane gözlemden, diğeri de kaynayan kazan başında gerçekleştirilmiş birkaç deneyden ibarettir. Biri kelimeleri çoğaltmakta asla geri kalmamış, diğeri ise altını çoğaltmayı asla başaramamıştır.”
* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.