Tasarım Ne Bekler?

PAYLAŞ
YORUM YAZ
İçindekiler

3 aylık düşünce dergisi "cogito"nun Bahar 2016 sayısının dosyasının başlığı “Tasarım Ne Bekler?”. Özellikle son on yılda büyük bir ivme kazanan bilişim devriminin ve gelişip dönüşen iletişim araçlarının çalışma biçimlerine, bilgi alışverişine olduğu kadar devlet yapısına, ekonomiye ve siyasete etkilerinin tasarım anlayışında ne gibi değişikliklere yol açtığı sorusu bu dosyanın esas teması.

Koç Üniversitesi Tasarım, Teknoloji, Toplum lisansüstü programından Prof. Dr. Oğuzhan Özcan ve Yrd. Doç. Dr. Aykut Coşkun’un editörlüğünü üstlendiği sayıda, öğretim üyeleri ve öğrencilerin sanatçılar, mühendisler, felsefeciler, psikologlar, arkeologlar ve siyaset bilimcilere yönelttiği sorularla şekillenen sohbetler aracılığıyla tasarımın diğer disiplinlerle etkileşimi merceğe alınıyor.

Cogito’dan

  • Prof. Dr. Oğuzhan Özcan - Tasarım Ne Bekler? - Vedat Özsoy

    Sosyologlar  tarım ve endüstri devriminden sonra, bilişim devrimiyle insanlığın yeni bir devrimin içinde olduğunu savunuyor.  Bu sürecin son 10 yıldır giderek hızlandığı biliyoruz; sadece kullandığımız teknolojilerde hızlı bir değişim yok, aynı zamanda yaşam biçimimizde de büyük bir değişim yaşıyoruz. İletişim araçları çalışma biçimimizi, bilgi edinme ve öğrenme yöntemimizi, alış verişimizi, sohbetlerimizi, kısacası her şeyimizi değiştiriyor. Daha da ötesi, bu bilişim devriminin izlerini, devletlerin yapılarındaki, ekonomilerindeki ve politik duruşlarındaki değişimde de görüyoruz. Giderek artan savaşlar, insanlık dramları da bunun bir ürünü olabilir.

    Böylesine bir bilişim devriminin yaşandığı bu süreçte tasarım anlayışının değişmediğini söylemek mümkün mü? Muhtemelen hayır. Peki, tasarım bu değişimden ne bekliyor? Yeni nelerden beslenmeli? Diğer disiplinler ile olan ilişkisi ne olmalı?

    İşte bu soruların cevaplarını almak için Koç Üniversitesi Tasarım, Teknoloji, Toplum lisansüstü programı, disiplinlerarası araştırma yöntemleri dersi kapsamında bir grup öğretim üyesi ve araştırma öğrencisiyle Eylül-Aralık 2015 tarihleri arasında bir araya geldik.  Araştırma öğrencileri, kendi alanlarında dünya çapında tanınan, girişimci, sanatçı, tasarımcı, mühendis, psikolog, sosyolog, arkeolog,  felsefeci, siyaset bilimci öğretim üyelerine tasarım perspektifinden sorular sordular. Öğretim üyeleri de bilimsel makale kalıbının dışına çıkarak  bu soruları yanıtladılar. Ne öğrenciler, ne öğretim üyeleri önceden hazırlıklı geldi;  ne sorular ne de cevaplar önceden biliniyordu.

    Amacımız merak edilen sorulara her kesimden herkesin anlayacağı “özlü” cevaplar bulmaktı.  Sohbetlerin deşifre edilmiş son haline bakan uzmanlarımız, kendi disiplinleri açısından çok şey söylemediklerini düşünse de, biz tasarımcılar için çok önemli ipuçları sundukları şüphesiz. Hatta kendi adıma birkaç yeni tasarım araştırmasının tohumunu atmama yardımcı olduklarını şimdiden söyleyebilirim.

    Gündelik hayatımızda önemli fikirler üretsek de bunları kayıt altına almayı çoğu zaman unutuyoruz.  İşte “Tasarım Ne Bekler?” özel sayısını kıymetli bulmamın bir nedeni de, bir ders kapsamında gelişen projenin yayına dönüşmesinin tek başına çok önemli bir kazanım oluşu...

    Bu özel sayının şekillenmesine, üstün yeteneğe sahip olduklarına inandığım öğrencilerim Mehmet Aydın Baytaş (koordinasyon), Oğuz Turan Buruk, Ahmet Börütecene, Doğa Çorlu, Damla Çay, Çağlar Genç, Onur Gürkan, Sezen Kayhan, Muhammet Ramoğlu, Melike Aslı Sim, Selman Yücetürk ve Gülben Şanlı soruları ile katkıda bulundular. 

    Koç Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hakan Ürey (Elektronik Mühendisliği), Prof. Dr. Ali Çarkoğlu (Siyaset Bilimi), Doç. Dr. Mustafa Ergen, Yrd. Doç. Dr. Tilbe Göksun (Gelişim Psikolojisi), Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Maner (Arkeoloji), Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Yazıcı (Felsefe), Yrd. Doç. Dr. Aykut Coşkun (Tasarım), Orta Doğu Teknik Üniversitesi’den Prof.Dr. Gülay Hasoğlu (Tasarım), Kadir Has Üniversitesi’nden Doç. İnci Eviner, değerli görüşleri ile projenin ortaya çıkmasını sağladılar.

    Tabii ki özel sayı fikrini veren cogito Yayın Kurulu üyesi Prof. Dr. Zeynep Direk de bizi sürekli teşvik etti. 

    Emeği geçen herkese bu vesileyle sonsuz teşekkür ederim.

    Prof. Dr. Oğuzhan Özcan,
    İstanbul, Ocak 2016

İnci Eviner - Sanatla Yaratmak
Mustafa Ergen - Girişimcilik Felsefesi
Tilbe Göksun - Tasarım, Psikoloji ve Dil
Başak Can - Tasarım ve Etnografi           
Çiğdem Maner - Tasarıma Arkeolojik Bakış
Ali Çarkoğlu - Hedef Kitle Kavramı
Gülay Hasdoğan - Tasarım, Sistem, Hizmet ve Deneyim           
Aykut Coşkun - Sürdürülebilirlik
  • Çiğdem Yazıcı - Tasarım için Felsefeyi Anlamak

    Tasarımcı ilk bakışta felsefeyi nasıl anlamalı?

    Aslında felsefe, yaşadığımız dünyaya ve onunla kurduğumuz ilişkiye dair bir metot geliştirmekle başlayan bir yaklaşım biçimi olabilir. Sadece deneyimleyerek kurduğumuz bir ilişki değil bu. Canlı bir varlığız, hayvanız ama sadece organik ya da doğal bir ilişki kurmuyoruz nesnelerle. Doğal olana ek olarak biz kavramsallaştırıyoruz.

    “Felsefenin çıkış noktası tarihsel olarak, kronolojik olarak ya da coğrafi olarak neresi?” Bu çok tartışmalı bir konu. Fakat geleneksel olarak kabul edilenin Eski Yunan felsefesi olmasının sebebi var. Tabii bu sebep de katı bir kabulleniş değil, Çin’de de felsefe var, Eski Amerikalıların da bir felsefesi var, her yerde var felsefe.

    Yine de Thales, niçin ilk felsefeci olarak kabul edilir? Benim için de bir soru işaretiydi bu. Thales “her şey sudur” dediğinde, Thales’in suyla kurduğu ilişki, içtiğimiz suyla kurduğumuz deneysel ilişkinin ötesine geçen kavramsal bir ilişki. Evrensel bir ilke iddia ediyor; su artık gezen dolaşan bir tanrı ya da tanrıça değil. Dolayısıyla yerel ve tekil bir ilişki değil suyla kurduğu ilişki. Bütün dünyadaki dönüşümü açıklayan bir iddia ortaya koyuyor, evrensel bir ilke. Tabii ki bu, bu ilkenin doğru olduğu anlamına gelmiyor ama dikkat edilmesi gereken nokta buradaki düşünce biçimi. Bu düşünme biçimine biz felsefe diyoruz, gelenekte. Kavramsallaştırma ve evrensel hakikati arama, arayış.

    Tabii ki evrensel bir hakikat olup olmadığı da çok tartışılan bir konu ve felsefenin önemli sorularından birisi. Hiçbir ilke ya da hiçbir element bize evrensel olarak bir şey açıklayamaz da diyebiliriz. Yaşam, olgular, olaylar aslında çoğuldur. Bu da bir paradigma ve farklı bir yaklaşım. Felsefenin geleneği ve geleneğin eleştirisi, genellikle çağdaş felsefe olarak ikiye ayırabileceğimiz bir durum var. Buna bir şablon diyemeyiz belki ama mesleki ya da profesyonel hayatta felsefe bu şekilde tartışılıyor artık.

    Geleneksel felsefede kavramsallaştırmanın belli ilkeleri, prensipleri, argüman biçimleri var. Bir iddiayı daha ileri götürme, tartışma biçimleri var. Platon, Descartes, Kant, Hegel, hatta Marx –o da dünyaya kavramsallaştırmayla bakıyor sonuçta– gibi örnekler bu geleneğin temsilcilerinden. Bir tarafta bu gelenek var, diğer tarafta da bu geleneği eleştiren “çılgın” filozoflar var. Mesela Nietzsche… Nietzsche de bu kavramların bizi nasıl esir aldığını anlatıyor. Nasıl baskıcı kurallara, normlara dönüştüğünden bahsediyor. Nietzsche, Heidegger gibi, felsefenin işinin oluşmuş, kabuklaşmış, kalın bir örtü gibi bütün hakikati örten kavramları bozup farklı olanakları açığa çıkarmak olduğunu düşünüyorlar.

    Bozma işlemine biz, Heidegger’in tanımıyla, destrüksiyon (bozum) diyoruz. O da şöyle tanımlanabilir: birçok kavram ürettik, metafizik faaliyetlerde bulunduk ama hakikatle ilişkimizi de çok kaybettik. Madem felsefi kavramsallaştırma insanların yürüttüğü birer faaliyettir, öyleyse bağlayıcılıkları da insanların bu kavramlar üzerinde anlaşması kadardır. Belli topluluklar bu kavramlar çerçevesinde yaşadı ya da iş yaptı fakat bu kavramlar değişebilir ve farklı kavramlar da imkânlı olabilir. Bahsedilen farklı imkânlar ilk dönemde de belki vardı, yani başka birisi de “her şey su değildir” diyebiliyordu belki. Hedef kabukları yırtmak, bozmak ve farklı imkânlara ulaşmak. Fakat tabii ki bunun amacı oyunbozanlık adına bozmak değil ya da basitçe, bir düzen olmasın, kural olmasın, anarşistlik yapalım değil. Ya da görecelilik değil, herkesin doğrusu kendine göre doğrudur dolayısı ile tek bir kavram yoktur da değil. Nietzsche ya da Heidegger düşüncelerinin çıkışı bunlar değil. Bu daha yaratıcı olanakları ortaya çıkarmak için yapılan bir destrüksiyon.

    Destrüksiyon düşüncesi Fransa’ya gittiğinde, Fransızca “déconstruction” olduğunda, Derrida’nın düşünceleri ortaya çıkıyor. Derrida’nın çıkış noktası Heidegger’in destrüksiyon düşüncesine gider. Yapıbozum yani dekonstruksiyon düşüncesi bir eleştirel okuma metodudur ve bu yine dünyaya farklı bir yaklaşım şeklidir. Bu yaklaşımda, tek bir kalıp düşünmüyoruz. O kalıbın örttüğü neler olabilir, yeni kavramlar nasıl olabilir bunu anlamaya, bu kalıpları her zaman çatlayabilir şeyler olarak görmeye çalışıyoruz. Tabii yine kavramlardan kurtulmuyoruz. Yine düşünsel, teorik ve yine bedensel. Geleneksel felsefede hep düşünsel ve bedensel olanı ayırma çabası vardır fakat çağdaş felsefede bu ikisini ayırt etmeme, birbirine karıştırma çabası var.

    Post-fenomenolojinin diğer alanlara ne gibi bir etkisi ya da katkısı olabilir?

    Fenomen dediğimizde Kant’tan başlayan bir ayrımdan bahsediyoruz. Fenomen (görüngü) ve hakikat – bunlar Kant’ta numen ve fenomen olmak üzere ikiye ayrılıyorlar. Numen, felsefenin hep ötede aradığı gerçeklik, hakikat. Fenomen ise görünen dünya. Kant, felsefeyi gördüğümüz dünyayla sınırlamak istiyor. Yani burasının ötesinde ne olduğunu aramak değil, gördüğümüz, yaşadığımız sınırlı dünyayı anlamak ve nasıl anladığımız üzerine çalışmak istiyor.

    Devamı bu sayıda...
Hakan Ürey - Teknoloji ve Tasarım İlişkisi
  • Nigel Cross - Bilmenin Tasarımdan Geçen Yolları: Tasarım Disiplini ile Tasarım Bilimi Karşı Karşıya

    Tasarım ve Bilim

    Bu makaleye tasarım ve bilim arasındaki ilişki konusunda ortaya çıkmış kimi tarihsel kaygıları kısaca gözden geçirerek başlamak istiyorum. Bu kaygılar modern tasarım tarihinin iki önemli döneminde güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştı: bilimsel tasarım ürünleri arayışıyla 1920’lerde; ve bilimsel tasarım süreci kaygısıyla 1960’larda. Bu dertleri kuşatan kırk yıllık döngü yeniden devreye giriyor gibi görünüyor ve 2000’lerde bu sefer tasarım-bilim derdinin yeniden ortaya çıkışını göreceğimizi bekleyebiliriz.

    Tasarımı “bilimselleştirme” arzusunun izleri yirminci yüzyıldaki modern tasarım hareketine kadar sürülebilir. Örneğin 1920’lerin başlarında De Stijil akımının önderi Theo van Doesburg sanat ve tasarımda yeni bir tine dair algısını şu sözlerle ifade etmişti: “Bizim çağımız sanat, bilim, teknoloji, vs.de tüm öznel spekülasyonlara düşmandır. Neredeyse tüm yaşamı halihazırda yönetmekte olan yeni tin ise hayvani kendiliğindenliğe, doğanın hâkimiyetine, sanatsal palavralara karşıttır. Yeni bir nesne inşa etmek için bir yönteme, yani bir nesnel sisteme gereksinimimiz var.” Bundan kısa bir süre sonra ise mimar Le Corbusier evi nesnel bir şekilde tasarlanmış “yaşama makinesi” diye tasvir etmişti: “Evin kullanımı belirli işlevlerin düzenli bir şekilde birbiri ardına dizilmesine dayanır. Bu işlevlerin düzenli bir şekilde birbiri ardına dizilmesi bir trafik fenomenidir. Bu trafiği düzgün, tasarruflu ve süratli hale getirmek modern mimari biliminin kilit derecede önem taşıyan çabasıdır.” Bu yorumların her ikisinde ve modern hareketin büyük bir kısmında, nesnellik ve rasyonaliteye, yani bilimin değerlerine dayalı sanat ve tasarım eserleri üretme arzusu görürüz.

    Tasarımı bilimselleştirmeye dönük bu istekler 1960’lardaki “tasarım yöntemleri” hareketinde yine güçlü bir şekilde belirmişti. Londra’da 1962 yılının eylül ayında düzenlenen Tasarım Yöntemleri Konferansı genelde bir konu veya inceleme alanı olarak tasarım yöntembiliminin başlatıldığı olay olarak görülür. Yeni hareketin tasarım sürecini (ve tasarım ürünlerini) nesnelliğe ve rasyonaliteye dayandırma arzusu eskisinden de güçlüydü. 1960’larda yeni tasarım yöntemlerinin bu şekilde ortaya çıkışının kökleri İkinci Dünya Savaşı’nın doğurduğu ivedilikle çözülmeyi bekleyen yeni sorunlar karşısında yeni, bilimsel ve hesaplanabilir yöntemlerin uygulanmasında yatar – yöneylem araştırmaları ve yönetimde karar verme teknikleri gibi medeni gelişmeler bu bağlamda oluşmuştur.

    Radikal teknolojist Buckminster Fuller 1960’ları “tasarım biliminin onyılı” diye selamlamıştı. Ona göre, siyaset ve ekonomi bilimleriyle çözülemeyeceği kanısında olduğu insani sorunları ve çevre sorunlarını aşmak için bilime, teknolojiye ve rasyonalizme dayalı bir “tasarım bilimi devrimi” gerekliydi. Bu açıdan bakıldığında, söz konusu onyıl Herbert Simon’ın ana hatlarıyla ortaya koyduğu “yapayın bilimleri” ve üniversitelerde bir “bir tasarım bilimi”nin geliştirilmesi çağrısıyla son bulmuştu: “tasarım sürecine dair düşünsel açıdan sağlam, analitik, kısmen biçimselleştirilebilir, kısmen ampirik, öğretilebilir bir doktrin bütünü.”

    Gelgelelim 1970’lerde, tasarım metodolojisi bilhassa da hareketin ilk öncülerinin beklenmedik ters tepkileriyle karşılaştı ve temel değerleri bu kişilerce reddedildi. Vaktiyle mimari ve planlama için rasyonel bir yöntem üretmiş olan Christopher Alexander şimdi şöyle diyordu: “Kendimi alandan kopardım... ‘Tasarım yöntemleri’ denen şeyde nasıl bina inşa edileceğine dair söylenebilecek o kadar az faydalı şey var ki yazılıp çizilenleri artık hiç okumuyorum bile... Bunu unutun, tüm bu alanı unutun diyorum.” Eskinin önde gelen şahsiyetlerinden bir başkası olan J. Christopher ise şöyle diyordu: “1970’lerde tasarım yöntemlerine karşı çıkmıştım. Makine dilini, davranışçılığı, tüm yaşamı devamlı olarak bir mantıksal çerçeveye sabitleştirme çabasını beğenmiyorum.”

    Alexander ve Jones’un sözlerinden yaptığımız alıntıları bağlamlarına yerleştirmek için, 1960’ların sonlarındaki toplumsal/kültürel iklimi –kampüs devrimleri ve radikal siyasi hareketleri, yeni liberal hümanizmi ve muhafazakâr değerlerin reddini– hatırlamak gerekli olabilir. Ne var ki “bilimsel” yöntemlerin gündelik tasarım pratiğine uygulanmasında başarısızlık yaşandığı da teslim edilmek zorundaydı. Rittel ve Webber de temel meseleleri dillendirmişti; tasarımı ve planlama sorunlarını “uysal” sorunlarla uğraşan bilimin ve mühendisliğin tekniklerine esas itibariyle karşılık vermeyen “belalı” sorunlar [wicked problems] diye nitelendirmişti.

    Bununla beraber, tasarım metodolojisi bilhassa da mühendislik ve bazı endüstriyel tasarım dallarında kuvvetli şekilde gelişmeye devam etti. (Gerçi buna ilişkin pratik uygulamalara ve sonuçlara dair çok kısıtlı kanıtlar olabilir.) Bu çalışmanın meyveleri 1980’lerde mühendislikteki tasarım yöntemleri ve metodoloji üzerine kaleme alınmış bir dizi çalışmayla verildi. Bunların içinde İngilizce yazılanlar arasında Tjalve, Hubka, Pahl ve Beitz, French, Cross, ve Pugh’ın çalışmaları yer alır.

    1980’ler boyunca süren ve 1990’lara kadar taşınan bir başka önemli gelişme ise tasarım araştırmaları, teorisi ve metodolojisine dair yeni dergilerin basılmaya başlamasıydı. İngilizce yayımlanan dergiler arasında, 1979’da yayın hayatına başlayan Design Studies, 1984’te çıkmaya başlayan Design Issues, ilk sayısı 1989’da yayımlanan Research in Engineering Design, 1990’da ortaya çıkan Journal of Engineering Design ve Journal of Design Management, 1993’te ilk sayısını sunan Languages of Design ve 1997’de diğerlerinin arasına katılan Design Journal sayılabilir.

    Devamı bu sayıda...
Richard Buchanan - Tasarım Odaklı Düşünmede Belalı Sorunlar
Nathan Stegall - Sürdürülebilirlik İçin Tasarlamak: Ekolojik Yönelimli Tasarım İçin Bir Felsefe
  • Marc Hassenzahl, Kai Eckoldt, Sarah Diefenbach, Matthias Laschke, Eva Lenz, Joonhwan Kim - Anlam ve Haz Anlarını Tasarlamak / Deneyim Tasarımı ve Mutluluk

    Giriş

    Kişisel mutluluk arayışı hayatımızın merkezinde duruyor. Ancak ilginçtir ki psikoloji bilimi bir on yıl öncesine kadar bunun üzerine çalışmamıştı. 2000 yılında Seligman ve Csikszentmihalyi bu durumu şöyle ifade etmişlerdi: “Psikologlar hayatı neyin yaşamaya değer kıldığına dair çok az şey biliyorlar.” Bunun üzerine de Positive Psychology’yi [Pozitif Psikoloji] başlattılar. O zamandan bugüne mutluluk üzerine yapılan deneysel çalışmalar da önemli ölçüde hız kazandı.

    Lyubomirsky’den alıntılayacak olursak, mutluluğu “neşe, ferahlık veya esenlik deneyimiyle kişinin yaşamının iyi, anlamlı ve değerli olma hissinin birleşimi” olarak algılıyoruz. Bu nedenle mutluluğun birçok hoş anın yanında çok az nahoş anın deneyimlendiği doğrudan, spesifik ve duygusal bir bileşeni olduğu gibi, aynı zamanda içinde uzun vadeli, evrensel ve bilişsel bir genel yaşam tatminini de barındırıyor. Diğer bir deyişle, mutluluk arayışı günlük bazda olumlu deneyimlerin dışında hayata dair daha genel anlamda olumlu ve anlamlı bir değerlendirme edinmeyi de gerektiriyor. Elbette mutluluğun bireylerin kontrolü dışında, yalnızca kaderle, şanslı durumlarla veya genetik yatkınlıkla ortaya çıktığı da düşünülebilir. Ancak yapılan çalışmalar gösteriyor ki mutluluğun büyük bir kısmı yapılan faaliyetlere bağlı olduğundan kendisi de değişkenlik arz ediyor. İnsanlar, dünyayla istemli ve aktif bir ilişkiye girdiklerinde - en azından bir dereceye kadar- kendi deneyimleri üzerinde denetim sahibi olabiliyor ve kendilerini daha mutlu (veya daha mutsuz) kılabiliyorlar.

    Bu noktada Endüstriyel Tasarım, Ürün Tasarımı ve Etkileşim Tasarımı için heyecan verici ama bir o kadar da zorlu bir fırsat ortaya çıkıyor: insanların gündelik hayatlarını sanat eserleri aracılığıyla yapılan faaliyetler üzerinden olumlu deneyimlerle zenginleştirmek, “mutluluk için tasarlamayı” mümkün kılabilir mi? Bu işin zorluğunun iki açısı var: İlk olarak olumlu deneyim dediğimiz şeyin ne olduğuna ve “faaliyet” üzerinden nasıl oluşturulduğuna dair derin bir anlayış getirme, ikinci olarak da “bir şeyler” üzerinden denetim yaratma ve bu deneyimi yönlendirmeye dair stratejiler geliştirmek gerekiyor. Bu makale mutluluğu göz önünde bulundurarak sanat eserlerindeki deneyim merkezli tasarım kavramını inceliyor. Öncelikle deneyimin ne olduğuyla başlayacak, sonunda ise deneyimlerle materyal arasındaki ilişkiye bağlayacağız. Daha sonra ise açıklayıcı bir vaka çalışması yardımıyla potansiyel Deneyim Tasarımı adımlarının çerçevesini çizeceğiz.

    Deneyimleri Anlamak: Mutluluk, Duygulanım, İhtiyaçlar, Pratikler ve Nesneler

    Deneyim, tarih ve anlam zenginliği içeren bir kavram olduğundan, pek çok farklı yorumlanış şekli ve odak noktası mevcuttur. Meselenin bu kısmının farkında olduğumuzu ve bu terimi “sömürgeleştirme” niyetimizin olmadığını belirtmek isteriz. Deneyim ve Deneyim Tasarımı, esasen aktarmaya çalıştığımız şeye en çok yaklaşan kavramlar oldular sadece.

    Deneyim dediğimiz zaman algıladığımız, “birbirine sıkıca bağlı olup hafızalarda yer eden, belli başlı kelimelerle adlandırılan, tekrar tekrar yaşanıp başkalarına da nakledilen görüntü ve sesleri, his ve düşünceleri, istek ve eylemleriyle kişinin başından geçen bir epizot, bir zaman parçasıdır. Deneyim, kişinin kendi dünyasıyla eylem aracılığıyla girdiği diyalogdan ortaya çıkan bir hikâyedir”. İnsanlar bir epizottan geçtikten sonra anlam yaratma sürecine girerler. Kelimenin tam anlamıyla kendi kendilerine (ve başkalarına) hikâyeler anlatırlar. Ne Zaman, Nerede ve Ne sorularının yanıtlarını veren bu hikâyeler yaşanan deneyimin zaman-mekansal yapısının ve içeriğinin ayrıntılarını ortaya koyar. Ayrıca, insanlar deneyimlerinin olumlu veya olumsuz olup olmadığından da (yani duygulanımlarından) bahsederler. Duygulanım, deneyimin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Her deneyim bir “duygu silsilesinden” oluşur ve deneyimin mutlulukla ilişkisi de buradaki duygulanımdan ileri gelir.

    Devamı bu sayıda...

Geçen Sayıdakiler
Gilles Deleuze: Ortadan Başlamak

Yazarlar Hakkında

Abone olmak için idealdergi@idealkultur.com adresine mail atabilir ya da 05559811838 - 02125288541 numaralı telefonları arayabilirsiniz.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.