Annelik

PAYLAŞ
YORUM YAZ
İçindekiler

Cogito’nun “Annelik” dosyasının çıkış noktası, muhafazakâr bir annelik tasavvurunun, bu tasavvurdan beslenen “ideal annelik” normlarını temel alan düzenlemelerin giderek artan biçimde kadınları hizaya sokmanın aracı olarak kullanılmasıydı. Nüfusun her açıdan denetimini amaçlayan biyosiyaset pratiklerinin annelik alanına uzanışı, kadınlığın annelik üzerinden bir siyasal mücadele alanına çevrilişi elbette ne yeni ne de sadece muhafazakâr toplum mühendisliğine özgü. Hem dünyada hem Türkiye’de feminist teorinin ve kadın hareketinin çeşitli evrelerinde hep tartışılmış, üzerine düşünülmüş bir gerilim ve dayatma söz konusu. Bu gerilimin izini Batı felsefesinin ve kültürünün başlangıç ânına kadar süren yazılarla açıyoruz Annelik dosyasını.

“Mağara”dan çıkışla ulaşılan soyut idealar düzeninin katılığında kırılmalara yol açma potansiyeli taşıyan, “yeni”yi davet eden bedenli, kanlı canlı bir varoluş tecrübesi olarak annelik ve doğurganlık ilkesi Çiğdem Yazıcı’nın “Varlık, Varoluş, Söz ve Doğum” başlıklı makalesinin esas izleği. Yazıcı, rasyonalist Batı felsefesinin başlangıcını imleyen mitos/logos ayrımında, varlık ve varoluş meselesinin doğurganlık ve yenilik ilkesindense ölüm ve ölümsüzlük ilkelerine bağlanışı üzerinden bir annelik okuması yapıyor. Logos geleneğinin kendini hep aynı olarak tekrar eden soyut kavramlarına karşı, doğan her şeyi içine alarak besleyen unutulmuş bir varoluş tecrübesini düşünceye sokan khora ilkesi, varoluşu doğum ilkesiyle birlikte düşünmenin imkânı olarak sunuluyor.

Cogito’dan

  • Annelik - Şeyda Öztürk
    Cogito’nun “Annelik” dosyasının çıkış noktası, muhafazakâr bir annelik tasavvurunun, bu tasavvurdan beslenen “ideal annelik” normlarını temel alan düzenlemelerin giderek artan biçimde kadınları hizaya sokmanın aracı olarak kullanılmasıydı. Nüfusun her açıdan denetimini amaçlayan biyosiyaset pratiklerinin annelik alanına uzanışı, kadınlığın annelik üzerinden bir siyasal mücadele alanına çevrilişi elbette ne yeni ne de sadece muhafazakâr toplum mühendisliğine özgü. Hem dünyada hem Türkiye’de feminist teorinin ve kadın hareketinin çeşitli evrelerinde hep tartışılmış, üzerine düşünülmüş bir gerilim ve dayatma söz konusu. Bu gerilimin izini Batı felsefesinin ve kültürünün başlangıç ânına kadar süren yazılarla açıyoruz Annelik dosyasını.

    “Mağara”dan çıkışla ulaşılan soyut idealar düzeninin katılığında kırılmalara yol açma potansiyeli taşıyan, “yeni”yi davet eden bedenli, kanlı canlı bir varoluş tecrübesi olarak annelik ve doğurganlık ilkesi Çiğdem Yazıcı’nın  “Varlık, Varoluş, Söz ve Doğum” başlıklı makalesinin esas izleği. Yazıcı, rasyonalist Batı felsefesinin başlangıcını imleyen mitos/logos ayrımında, varlık ve varoluş meselesinin doğurganlık ve yenilik ilkesindense ölüm ve ölümsüzlük ilkelerine bağlanışı üzerinden bir annelik okuması yapıyor. Logos geleneğinin kendini hep aynı olarak tekrar eden soyut kavramlarına karşı, doğan her şeyi içine alarak besleyen unutulmuş bir varoluş tecrübesini düşünceye sokan khora ilkesi, varoluşu doğum ilkesiyle birlikte düşünmenin imkânı olarak sunuluyor.

    Nazile Kalaycı “Erinysler’den Eumenidler’e: abject Olarak Kadın” başlıklı makalesinde anasoyluluktan babasoyluluğa geçişte kadının ve anneliğin toplumdan önce dışlanması, sonra ehlileştirilip rasyonalize edilerek ona dâhil edilmesinin, kadının toplumsal statüsündeki dönüşüme ve annelik yorumlarına etkisini, Eumenidler tragedyası üzerinden okuyor. Julia Kristeva’nın abjeksiyon kavramsallaştırması üzerinden yürütülen tartışmada, eril bir kültürün kurulabilmesi için kurban verilen kadının, farklılığını silmeden politik aktör olma imkânı araştırılıyor.

    Zeynep Direk’in, “Karşılıksız Hayat” şiiri üzerinden Didem Madak’ı bir kadın şair olarak okuduğu aynı adlı makalesinde de, eril düzeni, bu düzenin dilini ve doğrusal zamanını, onun dışında kalarak dönüştüren yaratıcı doğurganlık öne çıkıyor. Bu okumada gebelik biyolojik ve toplumsal cinsiyette sabitlenmiyor, aksine, ses ve ritim gibi sembolik öncesi semiyotik unsurlarda, karşısında dehşete düşülen bilinmez yeni’ye farklılığını silmeden kucak açma potansiyelinde, karşılıklılık ekonomisinin dışında, bedenin içi ve dışı arasındaki ilişkinin oynak sınırlarında deneyimlenen bir oluş olarak okunuyor.

    Ani Ceylan Öner “Dişi bir İkarus: Kadınlık-Yazarlık-Annelik Arasında Sylvia Plath” başlıklı makalesinde, Sylvia Plath’ın yazınını, sıkışıp kaldığı kadınlık-yazarlık-annelik üçgeni bağlamında ele alırken, Plath özelinde “kadın”, “yazar” ve “anne” rollerinin uyumsuzluğundan doğan gerilimin onu intihara sürükleyişini sorguluyor.
    Psikanalist Jacqueline Schaeffer’in “Kadın Kanının Kırmızı İpliği” makalesi, doğurganlık alameti olan ve mitolojide, folklorda, dinlerde hem tabu hem kutsal sayılan âdet kanının simgeledikleri üzerine etraflı bir psikanalitik okuma. Kadın kanının ana motiflerine dair bu okumanın arkaplanını, “yaşam verme, dolayısıyla alma hakkı yalnız kendinde olan, tümgüçlü, boğucu, doymak bilmez bir arkaik annenin” güçlerinin uyandırdığı korku karşısında anaerkinin yerine geçen ataerki, fallus merkezci kültür oluşturuyor. Aslı Özyar’ın “Antik Çağlarda Annelik Üzerine Bazı Düşünceler” başlıklı makalesi de, arkeolojik bulgular ve söylenceler ışığında Anadolu’nun kadim medeniyetlerinde “anne” sözcüğünden başlayarak, anneler, sütanneler ve dadılarla bebekler arasındaki koruyucu teması, anasoyluluğu ve anne iktidarını inceliyor.

    Bu sayının yayın kuruluna konuk üye olarak katılan ve dergiye önemli katkılarda bulunan Nilüfer Erdem “Annelik ve Oyun” başlıklı makalesinde, bebek ve annenin oyun etkinliğinde buluşmalarının bebeğin toplumsala sunuluşunu hazırladığı gibi annenin ruhsallığına da olumlu ve onarıcı bir şekilde etki ettiğini tartışıyor. Hamilelik süresince ve sonrasında “ruhsal şeffaflık”la nitelenen bir ruh haline giren kadının kendi iç nesneleriyle ilişkisinin şeffaflaştığı, bilinçdışı süreçlerin üzerindeki sansürün gevşediği, bebekle oyununda dış gerçekliği askıya alarak regresyona girdiği ve dolayısıyla psikanalitik çalışmaya çok daha yatkın olduğu annelik deneyiminin, bir sanat eseri yaratmakla kıyaslanabilecek nitelikte bir yaratıcılığı harekete geçirdiğini gösteriyor Erdem. Elda Abrevaya’nın “Yüceltme Olarak Annelik” başlıklı makalesi de, annenin kendisi için bir Öteki olan bebekle karşılaşmasında bütün imkânlarını seferber ederken bir yandan da ruhsallığını tamamen bebeğin gereksinimlerinin hizmetine sokmasına yol açan annelik tutkusunun, anneliğin Ötekiyle kurulan ilişkiye dair bir öğrenmeye karşılık gelişini tartışıyor.

    Kadının bir parçası olduğu toplumsal ve kültürel yapının anneliğe etkilerini kişisel yaşantılarından örneklerle sunan iki makale var dosyamızda. Nazan Maksudyan, “Doğumhanede Zamansız Bir Gece” başlıklı otobiyografik makalesinde hamileliğinin son birkaç haftasında dahil olmak zorunda kaldığı hastane ortamına dair gözlemlerini aktarıyor. Nevin Eracar “Evden Taşan Çığlık” başlıklı makalesinde, otistik çocuk sahibi annelerin, hayatlarını kuşatan kültürel yapı içinde karşılaştıkları zorluklarla baş etme yollarını kuramsal ve klinik deneyimlerinden yola çıkarak tartışıyor.

    Melis Tanık Sivri’nin “Anneler Sokağa Döküldüğünde” başlıklı makalesi toplumsal yapının ceberut dokusunun öznelerin hayatlarına yıkıcı etkilerini kolektif özne olarak hareket etme yoluna başvurarak hafifletmeye çalışan Cumartesi Annelerini ele alıyor. Makale, 1995’ten bu yana toplanan Cumartesi Anneleri bağlamında sevdikleri zorla kaybedilmiş, ölüleriyle vedalaşarak yas sürecini tamamlama imkânı ellerinden alınmış annelerin durumlarını psikanaliz kuramının içinden okuyor. Kendi kayıplarının acısını kaybedilen bütün çocuklara yönelik bir tasayı da kapsayacak şekilde genişleterek sokağa taşıyan ve toplumsal hafızada tutma mücadelesi veren Cumartesi Annelerinin, bir felaketten doğan bir grup içinde birbirlerine tutunmalarının ve etkin özne konumu almalarının sağaltıcı etkilerini soruşturuyor.
    Tuba Demirci Yılmaz’ın “Osmanlı ve Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiye Modernleşmesinde Annelik Kurguları” başlıklı makalesi, modernleşme projesinin aktörlerini doğuracak annelerin eğitimi ve denetimi amacıyla getirilen düzenlemeler, basın yayın üzerinden dolaşıma sokulan ideal annelik kurguları, doğurganlığı teşvik edip kürtajı yasaklayan biyosiyaset pratiklerinin Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar sergilediği devamlılığı örnekleriyle gözler önüne seriyor. Annelik alanındaki müzakereleri muhafazakâr siyaset ve kültür-din savaşları çerçevesinde ele aldığı “Annelik, Söylem, Siyaset” yazısında Ece Öztan “anacı dalganın” dünya çapında yükselmesini, hem siyaset gündeminde hem de popüler kültür ve medya alanında anneliğin göz alıcı ambalajlarla tüketim ekseninde dolaşıma sokulmasını muhafazakârlık ve neoliberalizm bağlamında çözümlüyor.

    Bella Habip ve Stella Ovadia “İdeoloji, İnkâr ve Tahrip Olmuş Ara Alanların Üçgeninde Kadınlık ve Annelik” başlıklı söyleşilerinde, Türkiye gibi otoriterliğin ağır bastığı bir toplumda anneliğin kadına bir kader olarak dayatılması, kadının mevcudiyetinin inkârı, kentleşmeyle birlikte anne-bebek ilişkisinde yaşanan dönüşümler ve çekirdek ailenin yerleşmesiyle annelik bağlamında elde edilen kazanımların muhafazakâr söylemin yükselişiyle tekrar gerilemeye başlaması gibi izlekleri feminist ve psikanalitik bir çerçeveye oturtarak ele alıyorlar. Bilge Selçuk, “Ebeveynlik Üzerine” söyleşisinde Türkiye’de yerleşik anne kavrayışını, ebeveynlik davranışlarıyla kültür ve sosyal sınıflar arasındaki ilişkiyi ele alırken ebeveynliğin yerleşik toplumsal cinsiyet normlarıyla uyumunu ve otoriter ebeveynliğin yaygınlığını işaret ediyor. Çocuk yetiştirmenin bütün sorumluluğu omuzlarına yüklenen annelerin, anne-çocuk ilişkisinin kaçınılmaz olarak içerdiği çatışma ve sorunlar sonucunda yaşadığı suçluluk duygusunun bu ilişkinin her iki tarafı için de olumsuz sonuçlara yol açtığını kaydediyor. Aylin İlden Koçkar’ın “Günümüzde Anne Olmak” yazısı da anneye yüklenen bu büyük sorumluluğu bağlanma kuramı çerçevesinde hafifletmenin, çocuğun bakım ve ilgi ihtiyacıyla annenin bağımsızlık ihtiyacını dengelemenin yollarını araştırıyor. Annelik gibi hayati ve bir o kadar çetrefil bir konuyu ele alan bu dosyadan sonra, sene sonunda yayımlamayı planladığımız Gilles Deleuze özel dosyası üzerine çalışmaya başladık. Okurlarımızın katkı ve önerilerini bekliyoruz.

Rüzgâr Gülü
Mekânın Kabadayıları - Yavaş Yavaş Can Veren Üniversite - Kitap da Kitap? - Konferans Manifestosu - Son Gün

Yeni Perspektifler
Süreyya Su - Modern Felsefenin Pragmatist Bir Eleştirisi

Dosya

  • Varlık, Varoluş, Söz ve Doğum - Çiğdem Yazıcı
    Batı felsefe geleneği, başlangıcı olarak gördüğü Eski Yunan felsefesi itibariyle, varlık, varoluş ve başlangıç sorularını düşünürken doğum, doğurganlık ve annelik konularına ne kadar yer vermiştir? Yaşam ve varoluş doğumla başladığı halde, neden varlığın özü, ilkesi, sebebi, başlangıcı gibi sorulara genelde ölüm ve ölüm sonrasında ne olduğu gibi sorularla yaklaşılmıştır? Felsefe doğumdaki kanlı canlı beden yerine neden ölüm sonrası cansız ruhtan bir varlık ilkesi ummuştur?

    Alexander Mourelatus bize Batı felsefe geleneğinin neden pre-Sokratik’leri kendisine başlangıç noktası olarak seçtiğini açıklarken, Thales ve Herakleitos gibi doğa düşünürlerinde diğer mitolojik, dini ve edebi kaynaklardaki figürlere kıyasla daha soyut kavramlarla doğanın yaşanan ve görünen boyutunu aşan evrensel ilkelerle açıklanma girişimi olduğunu söyler. Yani Thales “her şey sudur” dediğinde artık su sadece akıp giden bir şey değildir, bu “şey” metafizik bir ilke olarak bize varoluşun dinamiğini açıklayan bir soyutlamaya dönüşmüştür. Aynı şekilde diğer doğa düşünürlerinde de hava, ateş, toprak öğelerinden maddesel varlıklarının ötesine taşınıp soyut birer ilkeye varılmıştır. Mesele sadece şeyliğin ötesine geçmek de değildir. Su ya da hava artık Gece veya Gündüz gibi bir tanrıça ya da gezen dolaşan bir karakter de değildir. Mesela, Hesiodos’un Teogoni’deki evren tasvirinde Gece ve Gündüz birbirlerine rastladıklarında aynı yerde bulunamayacakları için birbirleriyle yer değiştiren tanrısal karakterlerdir, bizim şu an düşündüğümüz gece ve gündüz gibi zamansal soyut kavramlar değillerdir. Yani, “şey” ve “karakter” olmanın ötesinde, Thales’te “su” soyut bir kavram olarak bütün varlıkların ilişkisini açıklayan bir ilkedir, karakterler gibi öznel, tekil ya da yerel değil, evrenseldir. Bu yeni düşünme biçimine Mourelatus “şeylerin saf metafiziği” der, çünkü her ne kadar soyutlama ile metafiziğe bir giriş yapılsa da, hâlâ şeyler ve doğa öğeleri devrededir.

    Yine de bu evrensel ve soyut ilkelerle düşünme biçimiyle mitos yerine, doğanın düzenini ilkelerle açıklamaya çalışan bir söz alanı, yani logos ortaya çıkmıştır. Söylemek, konuşmak gibi anlamlara gelen legein fiilinden türeyen logos terimini geniş anlamıyla söz olarak düşünebiliriz. Fakat felsefe geleneği içinde yine bir söz alanı olan mitostan karşıtlık içinde düşünülerek edebi, şiirsel ve fantezi bir söz değil de rasyonel argümanların ve ispatların sözü ve söylemi çerçevesinde sınırlandırılmıştır. Oysa Heideggerci bir perspektifle bakarsak, bu tür terimler Batı metafiziği içinde bize bir çerçeve içinde miras kalırken üzerlerinde kalıplaşmış örtülerle gelirler. Ancak bu örtüleri kaldırarak geriye dönük tarihsel bir okuma yaptığımızda kaybettikleri daha geniş, farklı ve çoğul anlamlara, unutulmuş başka hakikatlere ve başka olanaklara da açılabiliriz. Ki çoğu Eski Yunan metninde mitos ve logos ayrımı da keskin bir karşıtlık olarak düşünülemeyecek kadar birbirinin içine girmiştir. Mitolojik, dini, tarihsel ve edebi diye varsaydığımız metinlerde soyutlama ve ilkesel düşünme anları bulunabileceği gibi logos ile örülmüş felsefe metinlerinde de mitos izlerine ve fantastik düşünme anlarına rastlayabiliriz. Mesela, Platon’un birçok diyaloğunda sadece logos merkezli argümanlara değil mitolojik ve dini referanslara da rastlanır, hatta bunlar olmadan bütünlüğü elde edilemeyecek diyalogları ve argümanları da vardır.

    Bu karışımlara rağmen doğa öğelerini soyut kavramlara dönüştüren metafizik gelenek kendisini doğadan, maddeden ve bedenden daha çok koparmak suretiyle yine de Parmenides ve Platon’la genişletmiştir. Burada kilit nokta doğadaki varoluşun varlıktan ayırt edilmeye başlanması ve Sokrates?’in söyleminde doğaya değil insanın içine dair soruların da bu ayrım bağlamında öncelikli görülmesidir. Böylece, doğadan bağımsız bir varlık düşüncesi insan ruhu ve aklı üzerinden bir logos geleneğinin merkezine oturur. Artık Herakleitos’taki gibi doğa, ateş ve logos karışımı yerine, yani “şeyler metafiziği” içinde düşünülen hareket halindeki zamansal oluş/varoluş metafiziği yerine, “şeysiz metafizik” diyebileceğimiz soyut, sabit ve değişmez ilkeleriyle ruh ve varlık metafiziği öne çıkar. Varlık/varoluş ikiliği, Platon diyaloglarında kendini tekrar tekrar orijinal/kopya, ölümsüz/ölümlü, değişmez/değişen, hakiki/yanıltıcı ve ruh/beden olarak gösterir. Bunun temelini kuran argümanlardan biri de Phaidon’da ruhun ölümsüzlüğünün ispatı ile bedenin ölümlüğünün karşısında ruhsal olanın gerçeğin asıl kaynağı olarak sunulmasıdır. Dolayısıyla ölümü aşan ruh, doğa ve ölümün ötesindeki hakikati anlamak için onun ilkelerini açıklayacak logosu, zeka ile varılan kavramsal sözü ve söylemi üretmeye daha yatkın görülür. Ruhun hakikate erişimi de Sokrates’in savunmasında “ruhun hapishanesi” olarak gördüğü bedenden özgürleşmesi ile mümkündür. Hal böyle olunca da bedenli olduğumuz sürece hakikate tam erişmek mümkün olmasa da ancak zekâ ve logos sözü alanında daha yakın olmak mümkündür.

    Bedenin yaşamsal tecrübesi ise soyutlama olmadan yanıltıcı ve gelip geçici olduğu oranda, zekânın sunduğu kavramları değil, ancak bazı kanaatleri sunabilir bize. Ve kanaat asla kavram kadar hakikate yakın bir logos sözü vermez. Bu noktada sadece varlığı açıklamada eksik bir kaynak olmaktan öte, kendi varlığı da gerçek ve sabit görülmez, geçici ve uçucu bir varoluş olarak görülür. Bu yüzdendir ki, Meno’da Sokrates kanaatin, özellikle doğru olma ihtimali olan kanaatin kesin bilgiye dönüşmesi için bir zekâ ve logos faaliyeti ile sabitlenmesinin ve böylece uçup gitmesinin engellenmesi gerektiğini söyler. Bu bir yandan da bize, konusu hatırlama olan bu diyalogda, hafızada tutma ve hatırlama faaliyetinin ancak logos aracılığıyla kanaatlerin soyutlanması ve kavramsallaştırılması ile mümkün olduğunun söylenmesidir. Yani bu metafizik gelenekte, hatırlama ve hafızanın imkânı ancak kendini aynı olarak tekrar edebilen soyut kavramlar sayesinde görülür, canlı ve hareketli yaşamsal varoluş tecrübesi ise unutulmaya mahkûmdur gibi görülür.

    Peki, bizi bu varlık ve varoluş ikiliğine, devamında ise ruh ve beden, kavram ve kanaat gibi ikiliklere kilitleyen metafizik gelenekte, ölüm ve ölümsüzlük temaları hâkimiyet kurarken, doğum ve doğurganlık temaları nereye oturur? Yaşam ve ölüm sonrası ikiliğinde, acaba sadece doğadaki varoluşun geçici ve ikincil bir dinamiğine mi sokulmuşlardır, yoksa bir çeşit soyutlama ile hafızaya alınmış mıdır? Bu gelenekte doğumu acaba nasıl unuttuk, diye mi sormalı? Unutulan yaşantı hatırlanan kavram ikilemi dışına taşıp bize kendini farklı şekillerde hatırlatan bir olay olarak felsefenin diline girmiş midir? O zaman bu ikilikçi gelenek tarihi boyunca kaybettiğimiz ve unuttuğumuz başka anlamlarda ve kavramlarda farklı doğum düşüncelerinin izlerine ulaşabilir miyiz?

    Simone de Beauvoir İkinci Cinsiyet kitabında felsefe geleneğinin “Kadın nedir?” sorusuna, kadının bedenindeki rahim organını ve doğurganlık özelliğini merkeze alarak yaklaştığını söyler. Bu yaklaşım kadının özünü annelikle özdeşleştirerek, kadının olabileceği birçok imkânı tek bir role kilitler ve erkeğin ötekisi olarak onu kendi çoğul ve somut imkânlarından soyutlayarak bu genel kadın kalıbına indirger. Yani kadının bu şekilde bir soyut kavrama taşınması, kadını erkek gibi doğayı ya da bedeni aşan bir zihinsel aşkın özneliğe değil, bu özneliğin ötekisi olarak ondan eksik görülen ve onun karşısında nesneleştirilen bir şekilde hafızaya alındığını söyler bize. Bu da aslında kadını özgürleştiren değil aksine onu öznelikten alıkoyan bir etiketlenmedir, yani kadının ve anneliğin varlık metafiziğine adının veya kavramının kaydedilmesi gibi bir durum yoktur, aksine ondan dışlanmasının bir yoludur.

    Devamı bu sayıda...
  • Erinysler’den Eumenidler’e:abject olarak kadın - Nazile Kalaycı

    Klasik tragedyalarda Erinysler –öç perileri–aynı kanı taşıyanların birbirlerine karşı işledikleri suçun bellek kaydını tutan, kinini güden ve eninde sonunda bu suçun bedelini ödeten tanrısal varlıklar olarak resmedilir. Bu meseleyi en iyi yansıtan tragedya Aiskhylos’un Oresteia üçlemesinin Eumenidler’idir. Tragedyada annesini öldüren Orestes’in mahkemesi cinsiyet ve kanbağı meselesi üzerinden tartışma konusu yapılır. Mahkemede baba ve koca yasağını tanımayan, kandaşlığa dayalı akrabalığı ve anasoyunu savunan Erinysler ile babanın haklarını savunan Apollon karşı karşıya gelir; mahkeme sonunda yapılan oylamada eşitlik söz konusu olunca deus ex machina olarak Zeus yargıyı belirler ve onun müdahalesiyle Orestes suçsuz ilân edilir. Bu sonuç eril unsurun dişiye karşı, erkeğin kadına karşı zaferidir. Böylelikle kadın hem polis’in ortak (koine) alanından dışlanarak oikos’un özel (idia) alanına hapsedilmekte, hem de annenin aile içindeki asli konumu baba tarafından işgal edilmektedir. Sanki kültürün başlangıç anı kadına yönelik çifte bir değillemeyle, ikili bir bastırmayla mümkün olmuştur. Tragedyada bu durum kadından yana olan ve soyları Olymposlu tanrılardan da eskiye dayanan Erinysler’in Athena’nın hizmetine girerek Eumenidler’e –barış ve uyum perilerine– dönüşmesiyle resmedilir; Eumenidler’e dönüşen Erinysler bundan böyle kadının haklarını savunmak yerine babasoyuna dayalı ailenin koruyuculuğunu yapacaklardır. Athena onları ikna etmek için az dil dökmemiştir; diline adeta ikna tanrıçası (Peitho) yerleşmiş olan Athena’ya kim hayır diyebilir ki? Yapılan bu anlaşma, tragedyanın başında “Tartaros’un dibine ait ‘iğrenç’ varlıklar” olarak betimlenen Erinysler’i kutsamakta ve onları yerin karanlığından gün ışığına çıkartarak “polis’in esirgeyicileri”ne dönüştürmektedir.

    Açıktır ki Erinysler’in Eumenidler’e dönüşmesi iğrençlikten kutsallığa doğrudur. Bu dönüşüm bu yazıda Kristeva’nın kadın ile kültür arasındaki ilişkiye dair düşüncelerinden yola çıkarak ele alınacak, Erinysler kültürde özne de nesne de olamayan bir abject, kültürü önceleyen atık ya da zillet olarak belirlenecektir. Yazıda sırasıyla kültürün kuruluş anı ile abject ve abjection kavramları arasındaki ilişki (I), bu başlangıç anını tragedyalardan yola çıkarak okumanın gerekliliği (II), Eumenidler tragedyasında öç perilerinin dönüşerek polis’in hizmetine girmelerinin kadının toplumsal statüsündeki dönüşmeye ve anneliğin yorumlanmasına etkisi (III), aynı dönüşümün kadının yanı sıra adaletin, ölüm kültünün ve bedenin yerinden edilmesiyle ilgisi ele alınacak (IV), son bölümde kadını ikili kodlamalar arasında dışlamak ya da bastırmak suretiyle kültüre dahil eden hakikat rejimi ile kadının kimlik politikası arasındaki ilişkiye dair bir değerlendirme yapılacaktır (V).

    1. Julia Kristeva abject ve abjection kavramlarını uzun uzadıya tartışmış, bu tartışmalar hem psikanaliz kuramı hem de feminist teori bakımından önemli açılımlar sağlamıştır. Kristeva’nın bu konudaki düşünceleri bu yazıda daha çok “kültürün kuruluş anı” açısından ele alınacaktır.

    Freud’un Goethe’den alıntılayarak kullandığı “başlangıçta edim vardı” sözü Kristeva’ya göre de kültürün kuruluş anını mükemmelen ifade etmektedir. Edimin dili öncelemesi, kültürün dil öncesi bir edimle kurulmuş olduğu anlamına gelir; başlangıçta söz değil, edim vardır. Kristeva’ya göre bu edim abjection’dır (dışarıya atma, dışlama, bastırmadır). Kolektif topluluğu kuran bu dışlama ediminin ilk başarısı ise bir “içeri” ve bir “dışarı” inşa etmektir; abject tam da bu başlangıçta dışarıya atılan, kirli ve iğrenç, düşman ve yabancı olarak kurulandır. Dışlamanın karşılık geldiği duygu ise iğrenmedir; iğrenme duygusu tüm uygarlıklarda bir savunma mekanizması gibi ortaya çıkmakta, farklı biçimlere, farklı kodlamalara konu olmaktadır. Kristeva’nın tartıştığı bu konu, Martha Nussbaum’u da meşgul etmiştir. Nussbaum dışlamanın ürettiği ayrımlarla kolektif bir kimliğin nasıl inşa edildiğini, ayrımları daimi kılabilmek için onlara bedensel deneyimlerin nasıl eklendiğini, dışlamanın duygularda nasıl görünür hale geldiğini ve politik topluluğun tam da bastırılmış olana yönelik bu duygularla nasıl kurulduğunu ele almış, duygu ile politik olan arasındaki ilişkiyi, politik psikolojinin mantığını tartışma konusu yapmıştır. Nussbaum’a göre politik sistemler kültürün başlangıç anındaki dışlamayı kurumları aracılığıyla topluma içselleştirebilmek için kişilerin duygularını düzenlemek/eğitmek suretiyle kendilerini sürdürebilmektedir.

    Ne var ki abjection sadece kültürün doğuşuyla ilgili bir mesele değildir; anlatılan ben ve ötekinin, özne ve nesnenin ortaya çıkışıdır. Sebep olduğu bu hikâyede anlatılamayan, sadece şiir diline kendini açtığı için rasyonel söylemin dışında kalan abject ise özne de (subject) nesne de (object) olamadığı halde onların var olabilmesi için verilmesi gereken kurban, dışarıya atılması gereken atıktır:
    İğrenç, karşımda duran, adlandırdığım ya da tahayyül ettiğim bir nesne değildir. İğrenç, nesnenin niteliklerinden yalnızca özne-ben’e karşıt olma niteliğini taşır. Nesne, özne-ben’e karşıtlığıyla beni bir anlam arzusunun kırılgan yapısında dengeye kavuşturur... İğrenç olan, düşmüş nesne ise beni anlamın çöktüğü yere doğru sürükler. Efendisiyle özdeşleşen bir ben, yani bir üstben onu açıkça dışarıya defetmiştir. İğrenç dışarısıdır. Gelgelelim iğrenç sürgün edildiği yerden efendisine meydan okumaya devam eder.

    İğrenme içeri ile dışarı, özne ile özne-olmayan, nesne ile düşmüş-nesne arasına bir sınır çeker; ama bu sınır mutlak değil, muğlak ve hareketlidir. Çünkü atıklardan arındırılmış steril bir evrenin var olabilmesi için sınırın tehdit unsurları tarafından tutulması gerekmektedir; tehdit, kültürü düzene ve birliğe kavuşturandır. Bu nedenle abject, kültürü hem kirleten hem de arındırandır. İğrenç olanın aynı zamanda arındırıcı olması bakımından en güzel örnek Oidipous’un hikâyesidir. Oidipous kısırlık, hastalık ve ölümün kol gezdiği kirli bir kente –bir miyasma’ya– adımını attığında, bir yandan kenti temizleyen katharmos olmuş, diğer yandan babasını katledip annesiyle ensest ilişkiye girmek suretiyle yeniden üretim zincirini bozduğu için kenti murdar hale getiren agos’a dönüşmüştür. Thebai kenti için arındırıcı zehir işlevi gören Oidipous’ta varlık kazanan pharmakos katharmos’un mantığıdır. İğrenci yaratan söylem, aynı edimle yüceyi/kutsalı da yaratmaktadır; kutsallık tiplerini belirleyen dinsel oluşumların hepsine iğrenmenin eşlik etmesi bu yüzdendir. Yüceltme (sublimation) ve dışlama/bastırma (abjection), kutsal ile iğrenci yaratan, temsil edilemeyen bir ve aynı şeyi kültüre dâhil eden bilinçdışı süreçler olarak ele alınabilir. Bir abject olarak kadının kültürdeki varlığını da bu iki süreç bakımından anlamak gerekir; kadın kültürde aşkın bir kutsal ya da tehdit edici bir iğrenç olarak içerilendir; dışlanarak kültüre dâhil edilen, yok edilerek varlık kazanandır. Ne var ki söz öncesi bu yabansı-başlangıç simgesel dili aşarak mitik-mistik bir kavrayışın konusu olmakta ve ancak şiir diliyle ifade edilebilmektedir.

    Devamı bu sayıda...
Aslı Özyar - Antik Çağlarda Annelik Üzerine Bazı Düşünceler
Tuba Demirci-Yılmaz - Osmanlı ve Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiye Modernleşmesinde Annelik Kurguları (1840-1950)
Ece Öztan - Annelik, Söylem ve Siyaset
Bilge Selçuk ile söyleşi - Türkiye’de Ebeveynlik
Stella Ovadia - Bella Habip - İdeoloji, İnkâr ve Tahrip Olmuş Ara Alanların Üçgeninde Kadınlık ve Annelik
Melis Tanık Sivri - Anneler Sokağa Döküldüğünde: Cumartesi Anneleri
Ani Ceylan Öner - Dişi Bir İkarus: Kadınlık-Yazarlık-Annelik Arasında Sylvia Plath
Zeynep Direk - Karşılıksız Hayat
  • Kadın Kanının Kırmızı İpliği - Jacqueline Schaeffer

    “Ay ‘eğirir’ zamanı, insanların yaşamlarını ‘dokuyan’ odur.
    Yazgının tanrıçaları iplikçi kadınlardır.”
    Mircea Eliade

    “Kadınlar... bir teknik yaratmıştır, örme ve dokuma tekniği... Bu öykünmede örnek alınan ise ergenlik sürecinde cinsel organı gizleyen tüyleri çıkartan doğanın ta kendisidir.”
    S. Freud

    Freud, “Kutu Seçimi”nde, göklerdeki suların tanrıçaları Horalardan söz eder. Bulutlar bir kumaş gibi düşünüldüğü için, bu tanrıçaların iplik eğirici olduğuna inanılmış, onların bu özellikleri sonradan Moiralara yüklenmiştir. “Meteoroloji tanrıçaları yazgı tanrıçalarına dönüşmüştür.” Hem zaman ardışıklığının periyodik yasalarının hem de gerek insan yaşamı, gerekse doğanın yaşamı için lazım olan değişmez bir düzen uyarınca aynının geri dönüşünün bekçileridir onlar. “Moiraların yaratılması insana kendisinin de doğanın bir parçası olduğunu, dolayısıyla değişmez ölüm yasasına boyun eğmek zorunda olduğunu anımsatan bir bilginin sonucudur. Freud sonra şu sonuca varır: “Görünüşe göre, Doğu halklarının büyük ana tanrıçalarının hepsi de yaratıcı olduğu kadar yıkıcı, yaşam ve döllenme tanrıçası olduğu kadar da ölüm tanrıçasıdır.” 

    Kanın kadınla bağlantısı kadının neredeyse tüm yaşamına yayılır, onun dişillik yazgısına, annelik yazgısına yön verir. Bu döngüsel kan tıpkı ayın büyüyen küçülen yüzleri gibi artar azalır; gelgitler, mevsimler, hasatlar gibi yükselip alçalarak dalgalanır... Ona “climatère” denir. O döngüsel kanın  tabu ve dolayısıyla da kutsal oluşu bu yüzdendir; tıpkı bazılarının, güneş ya da yağmur gibi cömertliğiyle verimli ve istenir olan, ama aynı zamanda siklonlar, dev dalgalar, tsunamiler gibi tehlikeli ve korkutucu olan iklim olaylarına yüklediği kutsallık gibi... Bu sözünü ettiğimiz felaketlere kadın adları verilir: Katrina, Rita vb.

    Fransızcada erkeklerin kanlarını –çoğunlukla da soylu nedenler uğruna– “verdikleri/döktükleri” söylenir, kadınlarınsa “kanama”sı olur ve kanlarını “kaybederler.” Bunun nedeni öyle soylu da değildir, çünkü kanı tutamadıklarının ya da denetleyemediklerinin göstergesidir. Özellikle de içlerinde bir çocuğun olmadığının göstergesidir, kaldı ki çocuk onların en önemli değeridir.  

    Cinsiyet farkı bilmecesini çözmeye çalışırken Freud’da birtakım duraksamalar, kararsızlıklar hemen baş gösterir: Eril-dişil çifti mi, yoksa etken-edilgen çifti mi söz konusudur?

    Kadınların kanı dehşet uyandırır, büyüler, tiksindirir, heyecanlandırır. Yaşamdaki kan, cinsellikteki kan, ölümdeki kan. Birçok mite konu olmuştur. “Döngüsel zamanla, ölümle, saflıkla ilişki üstüne çeşitli, simgesel, hatta büyülü yorumlar”ın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Birçok toplumun ve tüm dinlerin göreneklerinde pek çok ayine yön verir. Erkekler, kadınların bedenlerinde durmadığı gibi kendi akıllarının da almadığı, denetleyemedikleri bu kan konusunda, çocukluk çağının cinsellik kuramlarına benzer kuramlar uydurmuşlardır. Bir biçimde tuhaf, kaygı verici, bir yandan da bildik olanı, unheimlich’i, yani tekinsizi kabul edilir kılmanın bir yoludur bu. Freud’un arkadaşı Fliess’in yaptığı da budur, 28 günlük dönemler kuramını, yani ay takvimine dayalı bir kuramı ve bir biseksüalite kuramını geliştirmiştir.
    Peki kadınların kendisi, o aya benzer, “deli” aysar kadınlar, o Kara Ay’ın Lilith’leri Moiraların onların başına sardığı o “ay halleri”ni, o “aybaşları”nı ve “âdetler”i, o unheimlich’i dişillikleri içinde nasıl yaşarlar?

    Gizleyin şu kanı, gözüme görünmesin!

    Marie Cardinal’in kanama olarak ortaya çıkan belirtisini ve analiz tedavisini anlattığı kitabının başarısı popüler kitap okurlarının Freud’la ve psikanalizle ilgilenmesini sağladı. Freud’un görselliğe olan ayrıcalıklı yatırımı, görsel temsile, düş imgelerine, sanrıların işlevine, görme dürtüsüne, görme ve bilme merakına, tutkusuna vb. olan ilgisi bilinir. Müziğe duyarsız olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, buluşunun zemini söz ve dinlemedir. Psikanalizin ortaya çıkışından önce Freud’un Charcot’nun yanında gözlemlediği histerik kadınlar hem başkaları tarafından gözler önüne serilmekte hem de kendilerini gözler önüne sermektedirler. Hekimler bu kadınların teşhirciliklerini gösteriye dönüştürmüşlerdir. Dahası, fotoğrafları da çekilmiş, tek tek ya da toplu, farklı farklı durumlarda filme alınmışlardır. L’Iconographie photographique de la Salpêtrière (La Salpêtrière Fotoğraf Albümü) tüm poz, kriz, çığlık, kasılma, varsanı, “tutkulu eda,” “çarmıha geriliş,” “kendinden geçme” görüntülerini ve hezeyanda sergilenen tüm duruşları görmemizi sağlar. Kadınlar deneye tamamen mazoşistçe razı gelerek bütün bu uygulamalara tutkuyla bırakırlar kendilerini. Hipnoza boyun eğerek kişiliklerinin denetimini yitirip kendilerini büyülenmeye, başdönmesine, tutkulara bırakırlar. Hem zevk, hem acı görüntüleri verir, çarmıha gerilmiş gibi yapar, coşarlar. Freud ise günün birinde histerik kadınlara bakmayı ve dokunmayı bırakıp onları dinlemeye başlar. Bugün adına çerçeve dediğimiz analitik durumu yaratır; buna göre her türlü algı, her türlü devimsellik bir kenara bırakılıp bakıştan uzak, uzanmış bir kişinin serbest çağrışımları dinlenir. 
    Freud’un iğdiş edilme kaygısının ortaya çıkışını “görme”ye bağladığı bilinir. Erkek çocuk “önce hiçbir şey görmez ya da yadsımayla algısını yumuşatır,” sonra “günün birinde... küçük bir kızın genital bölgesini görür ve penisin yokluğuna inanmak zorunda kalır... İğdiş edilme tehdidi sonradan etkisini göstermeyi başarır.” Kız çocuk ise, “daha baştan ... onu görmüştür, kendisinde olmadığını bilir ve olsun ister.” Oğlanda iki aşamalı yadsıma, kızda anında haset. Kızda “görme” serttir, acımasızdır, tartışma kabul etmez.

    Âdet “görme”

    Âdetin ortaya çıkışı için “görme” sözcüğü kullanılır. Bu “görme” erdişi bir biseksüellik yanılsamasını sona erdiren cinsiyet farkı algısının yarattığı, ruhsal dünyada delik açan şoka bağlanacak denli sert midir? Kimi genç kızlar bunu böyle yaşar, fallik dönemin eksiklik, iğdiş edilme diye damgaladığı durumun doğrulanması gibi deneyimler. “Görme” görünmeyen, gizlenen şeyin gözler önüne serilişidir, ama aynı zamanda tüyleriyle Freud’un örgücülerine ve eğiricilerine esin kaynağı olan kadın üreme organının temsil edilemezliğinin de açığa çıkışıdır.  

    İlk âdet “görme” annenin verdiği mesaja göre binbir renge bürünür: Dişil bir terfinin, kadınlığın göğe erişinin rengine de bürünebilir, kadın yazgısının özünde barındırdığı bir lanetin rengine de. Utancın, bir kirlenmenin, ele veren “leke”nin renklerine de olabilir... Nihayet açığa çıkan ve gerçekleşme olasılığının tehdidi altında olan ensest itilimlerinin suçluluğu ve cezasının renklerine de... “Görme” hem zorlantı anlamına gelir hem de “âdet”lere, kimi zaman sadistçe hissedilen bir zorunluluğa, yazgının dönemsel yasalarının Tanrıçalarından gelen bir zorunluluğa amansızca boyun eğiş anlamına... Zamanın ritmini kadının içinden kurtulamadığı bu döngüsel dönüş belirler: Boyun eğilmesi gereken, tümgüçlü  bir arkaik anne figürü.

    “Görme,” ailenin namus sözleşmesinin damgasını vurduğu bir bakirelik belgesi meselesidir. Gerdek odasının balkonuna asılan çarşaflar kızlığın sahiden bozulduğunu görünür kılar. Yaşa varol muzaffer penis!

    “Görme” gebelik isteniyorsa bir düş kırıklığıyla, istenmiyorsa bir rahatlamayla karışır. Düşük kanını “görme” acılı izler bırakır. Bedenin belleği vardır.

    Menopozun gelmesiyle “görmez olma” bir yıkım ya da bir kurtuluş olarak yaşanır.

    Kadın cinsel organının görünmezliği. Dik insan

    İnsan savanada ayağa kalktığında, homo erectus’un evrimi, hem beyninin eğikliğini, hem de cinselliğinin yönünü değiştirmiştir. Jean-Didier Vincent’ın belirttiği gibi, kadının daha önce görünür olan cinsel organı o dik durumda görünmez olur. Kadının çıplakken bile göstermediği o cinsel organa dönüşür. Tüy dokusu altına gizlenen organa. Yalnızca erkeğin cinsel organı görünürdür. O kadar ki Romalılar ona fascinus [büyü yapan] adını verirler.

    Devamı bu sayıda...
Nilüfer Erdem - Annelik ve Oyun
Elda Abreveya - Yüceltme Olarak Annelik
Aylin İlden Koçkar - Günümüzde Anne Olmak: Bağlanma Teorisi ve Kadının Çalışması Arasındaki Dengenin İncelenmesi
Nazan Maksudyan - Doğumhanede Zamansız Bir Gece
Nevin Eracar - Evden Taşan Çığlık

Abone olmak için idealdergi@idealkultur.com adresine mail atabilir ya da 05559811838 - 02125288541 numaralı telefonları arayabilirsiniz.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.