Türkiyeli Kadın Felsefeciler

PAYLAŞ
YORUM YAZ
İçindekiler
Cogito’dan
  • Türkiyeli Kadın Felsefeciler - Şeyda Öztürk

    2018’in son sayısını Bilkent Üniversitesi’nden Saniye Vatansever ve Sandrine Bergès’in öncülüğünde kurulan SWIP-TR, Türkiye Kadın Felsefeciler Topluluğu’nun 25-27 Ekim 2018 tarihlerinde düzenlenen ilk konferansına ayırdık. Ülkenin çeşitli üniversitelerinin felsefe bölümlerinde öğretmen ve öğrenci olarak faaliyet gösteren Türkiyeli kadın akademisyenler arasındaki iletişim ve dayanışmayı teşvik etmeyi ve felsefe uğraşı için bir forum sunmayı amaçlayan topluluğun yıllık konferanslarının ilkinde sunulan bildirilerin büyük bölümünü, oturumlardaki değerlendirmeleriyle birlikte yayımlıyoruz.

    Güncel haliyle, yayın kurulu ağırlıklı olarak kadın üyelerden oluşan, düşünce ve yayın hayatında kanıksanmış eril düşünce ve tahakküm yapılarını eleştirel bir mesafeyle açık etmeyi dert edinen cogito’nun yirmi küsur yıllık yayın hayatında bu özel sayının önemli bir yeri var. Bu sayıya katkıları için Saniye Vatansever başta olmak üzere bütün katılımcılara, bildirilerin yayına hazırlanmasına yardımcı olan bütün üyelere teşekkür ederiz.

    Cogito 2019’u, Mart ayında yayımlamayı planladığımız ekoloji ve çevre etiği konulu bir sayıyla selamlayacak.

  • Saniye Vatansever - Gamze Keskin - Türkiye’de Kadın Felsefeci Olmak

    SWIP-TR (Society for Women in Philosophy in Turkey) yani Türkiye Kadın Felsefeciler Topluluğu Saniye Vatansever ve Sandrine Berges’in girişimleri ve pek çok kadın felsefecinin desteği ile 2018 yılında kuruldu. Topluluğun amacı Türkiye’de farklı felsefe bölümlerinde çalışan veya okuyan kadın felsefeciler arasında iletişim ve yardımlaşma platformu oluşturmak; aynı zamanda yurt dışında felsefe okuyan ya da felsefe alanında çalışan ama buradaki gelişmelerden de haberdar olmak isteyen Türkiyeli felsefecilerin birbirleriyle bağlantı kurmasını sağlamaktır.

    Topluluğumuzun diğer bir amacı da Türkiye’de çalışan kadın felsefecilerin çalışmalarını ve tanınırlığını arttırarak kadın felsefe öğrencilerini felsefede akademik kariyer yapmaya teşvik etmektir. Diğer bir deyişle, amaç, sadece Türkiye’de halihazırda aktif olarak felsefe yapmakta olanları desteklemek değil, aynı zamanda bu alanı seçmeyi düşünen kadın öğrencilere yardımcı olmaktır. 

    Bu amaçlar ışığında, tüm kadın felsefecilerin özetlerini gönderebildiği ve tarafsız bir hakemlik su¨recinden sonra makalelerini meslektaşlarına sunabileceği ilk SWIP-TR Konferansı 25-27 Ekim 2018 tarihlerinde Bilkent Üniversitesi’nde gerçekleştirilmiştir.

    Hypatia Dergisi’nin ve Bilkent Üniversitesi’nin desteğiyle gerçekleştirilen bu ilk konferansta, Prof. Dr. Zeynep Direk (Koç Üniversitesi), Prof. Dr. Hatice Nur Erkızan (Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi), Prof. Dr. Hülya Şimga (Maltepe Üniversitesi) ve Dr. Öğr. Üyesi Şerife Tekin (Texas Üniversitesi, San Antonio) ana konuşmacı olarak yer almışlardır. Buna ek olarak farklı üniversitelerden 19 kadın felsefeci konuşmacı, 5 kadın felsefeci yorumcu, 5 kadın felsefeci de oturum başkanı olarak katılmıştır.

    Konferansın son gününde “Türkiye’de Kadın Felsefeci Olmak” başlıklı çalıştayda Türkiye’de bulunan hem öğrenci hem de akademisyen kadın felsefecilerin karşılaştıkları zorluklar, kadınların felsefe alanında akademik kariyere yönelmeme sebepleri, çeşitliliği teşvik eden öğretim metotları ve felsefe kaynakları hakkında konuşulmuştur.

    Bu çalıştayın önemli temalarından birisi de kadın felsefecilerin öğrencilikten, akademik kariyer ve üniversitelerdeki idari pozisyonlara yükselme süreçlerinde ne denli rol alabildikleri üzerine sayısal bir verinin sunulmasıydı. Bu verilere ulaşabilmek adına birkaç kadın felsefecinin işbirliğiyle hazırlanan form Mayıs 2018 tarihinden itibaren Türkiye’deki felsefe bölümlerine iletildi. Burada sunulan veriler ÖSYM’nin tercih kılavuzu ve bölümlerin beyanına dayanmaktadır.

    Felsefe bölümlerinde kadınların ve erkeklerin lisans seviyesinden profesörlük ve bölüm başkanlığına yükselme verilerine göz attığımızda aşağıdaki tabloyla karşılaşıyoruz;
    Tabloyu biraz daha özelleştirdiğimizde, yani yalnızca kadınların durumuna odaklandığımızda lisans seviyesindeki yoğunluğun akademinin üst basamaklarında azaldığı net bir şekilde gözlemlenmektedir. Doktora sürecinde başlayan kırılma, akademik ve idari mevkilerde yükseldikçe kadın felsefeci oranlarında açıkça bir azalmanın olduğunu gözler önüne sermektedir.

    Felsefedeki erkek oranlarına/sayılarına baktığımızda ise doktoradan itibaren akademinin üst basamaklarına doğru sayıca hızlı bir yükseliş olduğu görülmektedir.

    Devamı bu sayıda...
Dilek Kadıoğlu: Matematiksel Pratiğe Sadık Kalmak: Penelope Maddy’nin Kaçınılmazlık Argümanı’na İtirazları
  • Sezen Bektaş - Evrimsel Biyolojiyi Erekbilimsel Çağrışımlarından Kurtarmak Mümkün mü?

    1.Giriş
    Tim Lewens, “Function Talk and the Artefact Model” [İşlev Konuşması ve Yapı Modeli] başlıklı makalesinde erekbilimsel [teleolojik] düşünme tarzının evrimsel biyoloji bakımından herhangi bir değerinin olup olmadığını sorgular. Cansız organizmalar ve onların fiziksel özellikleriyle ilgilenen bilim insanlarının aksine biyologların “işlev”, “amaç” ve “tasarım” gibi terimleri kullanmaya meyilli olduklarını iddia eder. Bu kullanımların çoğu akademik dergilerde kendisine uygun bir yer bulamaz. Yine de bu durum en azından popüler yayınlarda biyologların bu gibi kavramlara başvurdukları ve bu kavramların kullanımının doğacı (natural) teologlarla benzer bir tınıya sahip olduğu gerçeğini değiştirmez. Bilimsel konuşma ile gündelik dilin paylaştığı bu ortak terminolojinin kaçınılmaz bir sonucu vardır: değer yüklü olma [value-loaded-ness]. Bu durumun en popüler örneklerinden biri, biyolojideki “tasarım” terimi ile onun erekbilimsel çağrışımlarıdır. Bir tasarımı tasarımcısı olmadan ele almak sezgilerimize aykırı/mantık dışı göründüğünden, tasarlanan nesne ile tasarım edimini gerçekleştiren kişi arasındaki mantıksal bağımlılığı kırmak zordur. Tasarım safi teknik bir terim olarak ele alındığında ise vaziyet daha da karmaşık bir hal alır. Hal böyle olunca, biyoloji bilimindeki doğal tasarım kavramının akademik anlamı, teologların aynı kavrama gündelik dil aracılığıyla yüklediği ve akıllı tasarım argümanlarını haklı çıkarmak adına gün be gün kullandıkları gayriresmi anlamın gölgesinden kurtulamaz.. Bu yüzden, sağduyunun gücü bu noktada biyologlar açısından bir dezavantaja dönüşür ve bu da tasarım gibi terimlerin bilimsel niteliğini sorgulamamıza neden olur.

    Lewens, erekbilimsel düşünme tarzının biyologların pratikleri bakımından indirgenemez bir biçimde değerli olduğuna ve “erekbilim çalışması ile uyarlanımcılığın [adaptasyonizm] evlendirilmesi” gerektiğine inanır. Ben ise, Lewens’in aksine, bu tarz bir erekbilim dilinin benimsenmesinin doğrudan herhangi bir avantajının olmadığını savunacağım. Hatta belirteceğim üzere, bu durum bilimsel araştırmaya, bilimsel araştırmanın özerkliğini tehlikeye sokmak gibi bazı ciddi zararlar verebilir. Dahası, bir biyolog ile bir teologun herhangi bir anlamsal etkileşime girmeden benzer bir terminolojiyi benimsemiş olduklarını düşünmek de pek gerçekçi değil. Ortak bir payda var olduğu müddetçe etkileşimin olmaması kaçınılmazdır. Bilimsel pratiğin bağımsızlığını korumak adına, erekbilim çalışması ile evrimsel biyoloji çalışmasını uzlaşma ilişkisine sokan herhangi bir stratejiye karşı durmamız gerektiğini savunacağım. Dolayısıyla, bu makalede bilimsel faaliyetin erekbilimle bütün bağlarının koparıldığından emin olabileceğimiz bir strateji geliştireceğim. Daha belirgin ifadesiyle, evrimsel biyolojiyi erekbilimsel çağrışımlarından kurtarmayı amaçlayan ve daha önceki benzer girişimlerle de uyumlu olan bir bakış açısı geliştireceğim.

    Yazının ilerleyen satırlarına dair kısa bir özet vermem gerekirse, çözümlememe erekbilimsel düşünme tarzının biyolojiye gerçekten herhangi bir şey katıp katamayacağını sorgulayarak başlayacağımı söyleyebilirim. . Bu soruya cevabım olumsuz olacak çünkü erekbilimsel düşünmenin biyolojiye herhangi bir katkısı söz konusu olsa dahi bu katkı özgün olmayacaktır. Makalenin ilerleyen kısımlarında, evrimsel biyolojinin erekbilimden “arındırılmasına” yönelik üç adımlık bir strateji ortaya koyacağım. Bu öneri biyolojide pratik deneyimine sahip biliminsanları için bir kılavuz olarak da düşünülebilir. Buradaki asıl amaç, bilimsel faaliyet içerisinde geliştirilen kavramların sorunlu kısımlarına yönelik yeni birtakım felsefi izahlar sunmaktır. Üç aşamalı stratejinin ilk adımı, biyolojideki “amaç” teriminden kurtulmayı içermektedir. Bunun için Stephen Jay Gould’un fikirlerine, özellikle de spandrel (mimaride “fakulya” da denmektedir) kavramına başvuracağım. Göstereceğim üzere bu anlayış, tarihte biyolojik olarak evrimleşmiş her şeyin adaptasyonlar sonucu ortaya çıktığını savunan hakim görüşü sarsmaktadır. İkinci adım, “tasarım” kavramının biyolojiden kopartılmasıyla ilgili. Yapısal gerçekçilikten ilham alarak tasarım için alışılagelmiş kavranışın dışında bir tanım getireceğim. Üçüncü ve son adım, “işlev” kavramının yeniden betimlenmesinden ibaret olacak. İşlevin biyolojik bir terim olduğunu geometrik bir yapı üzerinden açıklayacağım ve bunu, ilgili kavramın doğası hakkında herhangi bir erekbilimsel yargıya varma ihtiyacı duymaksızın yapmaya çalışacağım. Bu son adımdaki ana rehberim Peter Gärdenfors’un kavramsal uzaylar [conceptual spaces] fikri olacak.

    Devamı bu sayıda...
Cemre Özev: Sezen Bektaş ve Dilek Kadıoğlu’nun Bildirileri Üzerine Bir Değerlendirme
Gamze Keskin: Estetik Hâlâ Mantığın Küçük Kız Kardeşi midir?: Baumgarten’dan Günümüze Projeksiyon
Arife Tansel: Judith Butler’ın Şiddet Eleştirisi
Arzu İbişi Temelli: İdeal Toplum Kurgusuna Feminist Yaklaşım: Ütopyalar ve Distopyalarda Kadınların Rolü
Fulden İbrahimhakkıoğlu: Felsefeyi Kadın Olarak Yapmak: Tansel, Keskin ve İbişi’nin Metinleri Üzerine Düşünceler
  • Hatice Nur Erkızan - Aristotelesçi Var Oluşçuluk ya da Umutsuzluğun Aşılması Üzerine

    Giriş ve Bazı Belirlemeler: Varoluşta Olmak (to be in existence/ to be in kinesis)

    Bu çalışma tarihsel bir analiz üzerinden Aristotelesçi var oluşçuluğun olanağını ortaya koymayı amaçlar. Bunu yaparken farklı felsefi kavrayışların böyle bir olanağı olumlama ve olumsuzlama imkanlarını da dikkate alır. Parmenidesçi-Platoncu felsefe kavrayışının paylaştığı varlık anlayışı, aşkın ve statik bir zeminden hareket etmesi nedeniyle; başka bir ifadeyle, Aristotelesçi var oluşçuluğun imkânını olumsuzlaması bakımından dışarıda bırakılır. Postmodernizm de her türden “başlangıcı”, “kökeni”, “ilkeyi” dışarıda bıraktığı için böyle bir imkânın araştırılmasının düşünsel yataklarından biri olarak görülmez. Ancak bu her iki anlayışın tartışma dışında bırakılacağı anlamına da gelmez. Ve Aristotelesçi varoluşçuluğun olanağı üzerine olan bu tartışma yönünü fenomenolojiye çevirir ve ondan hareketle yeni bir kavrayışın imkanını araştırır ve tartışır. Birinci kısımda genel olarak Aristoteles’in varlık kavrayışı üzerine bazı belirlenimlerde bulunularak Husserl, Heidegger ve özellikle de Sartre’ın görüşleri üzerinde durulur. Daha sonra, Aristoteles’in insan anlayışı ele alınır ve hangi bakımlardan hem modern felsefenin hem de fenomenolojik hareketin bazı açmazlarının Aristotelesçi bir kavrayış içinden çözümlenebileceği tartışılmaya çalışılır.

    Şimdi belirtmek ve kabul etmek gerekir ki, bu başlığı açıklamak bile başlı başına başka bir çalışmanın konusu olabilir. Ve bu, burada tam olarak yapılmayacak olsa da ele alınan ve tartışılan görüşlere temel teşkil etmesi bakımından yine de Aristoteles’in varlık hakkındaki görüşlerine hiç olmazsa belli anlamda değinmek zorunlu görünüyor. Şimdi, var olmanın/varlığın ne olduğu (on, onta; what is or what are) hiç kuşkusuz felsefenin temel sorularındandır. Ve bu bakımdan, felsefe tarihindeki hiçbir filozof Aristoteles kadar etkileyici olmamıştır, denilebilir. Onun Metafizik adlı eseri bugün de hâlâ varlık üzerine incelemelerin locus classicus’u durumundadır. Aristotelesçi bir filozof olan J. Owens dikkatimizi varlık kavrayışlarına yönelterek, Aristoteles’in onlar arasındaki radikal kavrayışını şöyle ifade eder: “Aristotelesçi yaklaşım Parmenidesçi yaklaşımın tersidir. Parmenides varlığı birlik olarak gördü ve onun nasıl çokluk olduğunu sordu. Aristoteles ise, varlığı çokluk olarak gördü ve tek bir doğaya dayanarak çokluğun nasıl açıklanabileceğini araştırdı.” Onun bu değerlendirmesi son derece yerindedir. Aristoteles Metafizik’te şöyle der: “Var olan çok anlamlıdır” (to on legetai pollakhos; What is’ is spoken of in many ways). Aristoteles bu ifadeyi çeşitli yerlerde tekrar eder (Met. 1003a33, 1028a5, 1026a33.) Bu bakımdan Owens’ın Aristotelesçi varlık anlayışını Parmenidesçi-Platoncu varlık anlayışının karşısına koyması son derece yerinde bir değerlendirme olarak kendini gösterir. Şimdi, Metafizik, ontoloji üzerinedir; ama ontoloji terimi de modern bir buluştur. Bununla birlikte ve yine de o, Aristoteles’in araştırma konusunu tarif etmesi bakımından uygundur. Aristoteles var olan nedir (on) veya var olanlar nelerdir (onta) sorusunu sorar. Ve bu soruyu şöyle de sorabiliriz: Var olmak nedir; ne demektir? Metafizik Zeta’da Aristoteles şöyle der: “ Var olan nedir? sorusu (what is it that it is, to on) varlık nedir? (ousia; What is being? töz) sorusunun aynıdır.” Şimdi bu noktada bazı kavramsal açıklamalar vermek yerinde olacaktır. “On” geniş anlamda var olan herşeyi ifade eder; aynı “to me on”nun olmayanı ifade ettiği gibi. Dar anlamda ise, gerçekten var olanı (to ontos on), değişmeyen-yok olmayan ve sonsuz olan şeyi ifade eder ve gignomenon’un, yani değişenin, ortadan kalkanın karşıtı olarak kullanılır. Bu bakış açısı, Parmenides, Platon ve Atomcular arasındaki tartışmada önemli bir yere sahiptir. Platon’un bu zeminde geliştirdiği varlık anlayışı Aristoteles tarafından bence hiçbir biçimde kabul görmedi. O, gerçekliğin bireysel şeylerin dışında araştırılması gereğine hiçbir biçimde inanmadı. Eğer sırf Akademi’de 20 yıl kaldı diye, Aristoteles illa da Platoncu kabul edilecekse şu söylenebilir: Aristoteles aşkın varlığa/varlıklara inanmayan bir Platoncudur! Böyle bir Platonculuk da benim açımdan sorun teşkil etmez. Aşkın ve maddi olmayan varlık öğretisi bizlerin ilgisini çekebilir; buna hayret edebiliriz ama bu, onu doğru kabul ettiğimiz anlamına gelmez. Nitekim bazı efsaneler de bizde büyük bir hayret, ilgi ve merak uyandırabilmektedir. Aristoteles’i de bu hayretinden dolayı suçlamak sanırım makul olmayacaktır. Aristoteles için formun veya özün var olandan ayrılığı zihinsel bir etkinliktir; bu ayrılık doğanın kendisinde yoktur. Ancak burada da dikkatli olmak gerekir. Çünkü Aristoteles için form veya öz doğada karşılığı olmayan yalnızca mantıksal bir soyutlama değildir. Bireysel olanın özü, spesifik olanın değişmeyen formu, maddi olmayan ama var olandır ki o, doğanın bizzat kendinde varlığını gösterir, aşkın bir dünyada değil. Varlığın bu var olma tarzını anlama çabası başka bir soruşturmanın konusudur. Ancak hemen belirtmek gerekir ki; Aristoteles için “töz (ousia) bir bakıma maddedir, bir bakıma da formdur ki o da energeia’dır.” (morphe kai energeia, Met.1043a27-28). Şimdi; Aristoteles için ‘birşeyin ne olduğunu’ sorma, o şeyin kendine özgü bireysel var oluşunun ne olduğunu sormaktır; yani onun tözünün (ousia, substance) ne olduğunu sormaktır. Ancak Aryeh Kosman’ın da ifade ettiği gibi, tözün ne olduğunu anlamak için de energeia kavramına/terimine dönmek gerekir. Şimdiye kadar energeia terimi “gerçeklik”, “bilfiil”, “etkinlik” gibi terimler aracılığıyla Türkçeye çevrildi. İngilizceye ise, “actuality”, “complete reality” ve bazı zaman da “perfection” ve “activity” olarak çevrilmeye devam edilmektedir. Şimdi; bu çevirilerin bizim tözün ne olduğuna ilişkin kavrayışımızı aydınlatmaktan çok bizzat onu engellediği söylenebilir. Çünkü Aristoteles tözü, ölü/durgun bir var olma durumu/biçimi olarak anlamaz. Töz, dinamik, etkin bir şeydir. Başka bir ifadeyle töz, etkin bir şey olarak her ne ise o olandır.

    Devamı bu sayıda...
Eylül Yücel: Platon ve Musonius Rufus’ta Cinsiyet Eşitliği
Zeynep Talay Turner - Çiğdem Yazıcı: Platon’da Taklit ve Farklılığı Yeniden Düşünmek
Sandrine Bergès: Eylül Yücel ve Çiğdem Yazıcı & Zeynep Talay Turner’in Bildirileri Üzerine Bir Değerlendirme
Gülben Salman: Egemenlik, Yurttaşlık ve Kadınlar: Fransa’da ve Türkiye’de Ulus-Devletlerin İnşası Sırasında Kadın Hakları Savunucularının Tarihsel-Karşılaştırmalı Bir İncelemesi
Zübeyde Karadağ Thorpe: Nefret Söylemi Yasaklanmalı mı? Yasaklanmamalı mı?
Sibel Kibar: Gülben Salman’ın “Egemenlik, Vatandaşlık ve Kadınlar: Fransa’daki Kadın Hakları Aktivistlerinin ve Türkiye’deki Ulus-Devlet Oluşumunun Karşılaştırmalı-Tarihsel Bir Analizi” Başlıklı Bildirisinin Bir Değerlendirmesi
Sibel Kibar: Zübeyde Karadağ’ın “Nefret Söylemi Yasaklanmalı mı Yasaklanmamalı mı?” Başlıklı Bildirisinin Bir Değerlendirmesi
Hülya Şimga: Kadın Felsefeci Olmak: Feministlik Bunun Neresinde?
Özlem Duva: Kantçı Bir Yaklaşım: Köktenci Bir Totalitarizmde Kişi Olma, Otonomi ve Kadınlar
Ayşe Öztürk: Edmund Burke’ün “Yüce ve Güzel” Kavramına Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Bakmak: Düalizme Giden Yolda Algıları Değiştiren Bir Venüs: “Hotanto Venüsü”
Elif Yavnık: Özlem Duva’nın “Kantçı Bir Yaklaşım: Köktenci Bir Totalitarizmde Kişi Olma, Otonomi ve Kadınlar” Bildirisinin Bir Değerlendirmesi
Elif Yavnık: Ayşe Öztürk’ün “Edmund Burke’ün ‘Yüce ve Güzel’ Kavramına Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Bakmak: Düalizme Giden Yolda Algıları Değiştiren Bir Venüs: Hotanto Venüsü” Başlıklı Bildirisinin Bir Değerlendirmesi
Yazı Özetleri / Abstracts

Geçen Sayıdakiler
Neoliberalizmde Öznellik
Yazarlar Hakkında

Abone olmak için idealdergi@idealkultur.com adresine mail atabilir ya da 05559811838 - 02125288541 numaralı telefonları arayabilirsiniz.
* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.