Geçerken

  • Geçerken
PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

"Geçerken"de Adalet Ağaoğlu'nun 1975-85 yılları arasında yazdığı, sadece sanat ve edebiyatla ilgili yazılar yer alıyor: Aradan on yıl geçerken, geçerliklerini yitirmemiş, tersine çeşitli vesilelerle tekrar tekrar kanıtlamış yazılar... Anılarını yazarken bile yaratıcı çabadan, yeni arayışlardan kaçınmamış bir yazardan, tartışmacı bir sorgulayıcılık...

Türk romanının bugünkü durumuna bakarken, genellikle roman yazarlarımız üstüne "dili iyi", "aklı kıvrak", "anlatımı sürükleyici" gibisinden yapılagelen değerlendirmeler göze çarpıyor. Bu biçim değerlendirmeler, yerini artık şunların irdelenmesine bırakmış olsun isterdim: 1. Türk romanının insanımız ve toplumumuz gerçeğine derinlemesine getirdiği yeni anlam, 2. Romandaki özgünlüğümüz, 3. Çağdaş roman yazarının duyarlığı, 4. Türk romanında yeni duyarlık, 5. Roman kişilerimizin ve romansal çevrenin kozmikleri, 6. Romanımızda sınıfsal çatışmanın sanatsal, yazınsal belirleyicileri, 7. Anılar edinme, tarihini yapma durumunda olan Türk romanı, 8. Romanımızın dönüşüp yeni bir nitelik kazanmasıyla gerçekleşebilecek çağdaş tadı vbg... Türk romanının bugün geldiği nokta, yukarda bir bölüğünü sıraladığım alanlarda, enine boyuna irdelenmiş değil. Ama bu, günümüz Türk romanı içinde, yukarda sıraladığım alanlardan birkaçı açısından irdelenmeye hak kazanmış örneklerin bulunduğu anlamına da gelmemeli. Bu örnekleri salt "dili arı", "anlatımı kıvrak" biçiminde birtakım roman dışı ölçütlerle övdüklerini sananlarla XX. yüzyıl sonu Türkiye'sinde Balzac ya da Dostoyevski arayanlar, gerçekte Türk romanının önceden verilmiş kabuğunu çatlatmasından, çizilmiş sınırları yırtmasından tedirginlik duyuyorlar demektir. Roman artık Balzac gibi yazılamaz. Bireyin iç dünyası, ne kadar istesek, galiba artık Dostoyevski gibi de anlatılamaz. Bir de, günümüz romanını kafasındaki kuramsal modele uygun görmek, romanı bu ölçüyle ölçmek, salt bununla yetinmek isteyenler var, ama buna daha sonra değineceğim. Nesnel bir bakışla, romanımızın bugünkü durumu evlerimizin, sokaklarımızın, çarşı-pazarlarımızın durumuna çok benziyor. Kapalı toplum parçalanıyor, kapalı roman dünyası da çatlıyor, değişiyor. Durağanlıktan çıkmış, bir gölün alttan alta kaynayıvermesi gibi, önce tepeden tırnağa alabora olmuş, az ürettiğiyle çok tükettiğini kucak kucağa suyun yüzüne vurmuş bir kaos dünyası... 1945'lerden sonra usuldan usula kaynamaya başlayan toplum, 1950, özellikle de 1960'lardan sonra dar çemberini zorlamış, onu kırmış; şimdi ise uluorta, başıboş çalkalanıp durmakta. Bunun yanısıra, 1960 sonrası düşünce, yaratı hayatımızda, bu kez yalnızlıktan, tek teklikten oldukça uzak, daha toplu biçimde Marksist bilincin edinilmesine, bu bilincin toplum yaşamında etkinlik sağlamasına çalışılması, Türk romanında insan ilişkilerini daha değişik merceklerden kurcalama tasasının belirmesine de yolaçmıştır. Edebiyattan sözedildiğinde; sindirilmemişlikten doğma sakıncalarının yanısıra, bireyin toplumsal varlık olarak kavranması açısından olumlu bir tasa bu. Her şeyin alabora olduğu, bilinen değerlerin yerinden oynadığı bir ortamda değişmeyen bir roman anlayışını sürdürenlerin yanısıra, bazı romancılarımız da roman üstüne yeniden düşünmek gereğini duymaktalar. Onlar, öğretilmiş, takma bilgiler çemberini kırıp, kendi bilgilerini edinmek, bu yoldan giderek kendi romanlarını kurmak için çaba harcıyorlar. Ne var ki, 'kendi bilgisini edinmek' hiç de kolay değil. Ne olsa romanımızın geçmişinde hazırı çoğaltmaya koşullanmışlık var. Bu yüzden de, genel görünümüyle, roman yazarımızın bugüne dek önemli anıları olmamış. Birkaç sıradışına çıkmışı bir yana, romancılarımız, roman deneyimleri açısından anısı olmayan kişiler. Çoğu hiç romancılık okulundan kaçmamış; elini hiç ateşte yakmamış. Ama bugün artık 'kendi bilgimizi edinmek' için ortam hazır; anılar edinmenin ortamı hazır. Roman yazarımız, anıları olan yazara dönüşmenin eşiğinde.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.