Yürümek, Koşmak,Yüzmek / Kaçak Beden

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Mengue Yürümek, Koşmak, Yüzmek’te Rimbaud’nun Habeşistan’daki günlerinden Rousseau ve Kerouac’ta sıkça rastlanan yola koyulma fikrinin felsefi incelemesine, tanrısal tapınma aracı olarak antik spor müsabakalarından bedenin denizde aldığı “oluşlar”a varıncaya dek, spor ve hareket halindeki beden üzerine sistemli düşünce egzersizleri yapıyor.

“Deleuze, istemeden de olsa, Fransız entelektüel seçkinlerin (entelektüel olanların, çünkü İngiliz üniversitelerindeki eğitime hayran olan öteki seçkinler, büyük liberal kentsoylu sınıfı başta tenis, golf, kayak, yelkencilik gibi dallar olmak üzere, spor yapmayı bir onur sorunu olarak görür) sporu içgüdüsel olarak reddedişine kaptırır kendini. Bu imgelerin tersine çevrilmesi ya da düzeltilmesi bu kitabın yazılmasının gerekçelerinden biridir kesinlikle. Entelektüel dünyanın yansıttığı bu basmakalıp görüşler beni her zaman ironik biçimde gülümsetmiştir. Eğitimimden, doğal fiziksel yeteneklerimden, ayrıca zihinsel şeyleri olduğu kadar sporu da seven, spor tutkunu bir babanın etkisiyle içime çok erken yaşlarda aşılanmış spor aşkından ötürü, onları aynı zamanda birer önyargı gibi görmüşümdür. Antik insan ideali de bundan uzakta gezinmiyor, içinde yetiştiğim, dönemin entelektüellerinin, ‘eleştirel’ zihinlerine, özgürleşmek için çabalamalarına karşın, (bedenle fiziksel alıştırmaları hor görmeleri nedeniyle) istemeden de olsa tutsağı oldukları Hıristiyan özneleştirme biçimini paramparça ediyordu.”

Genç bir felsefe öğrencisiyken, ikiye bölünmüş durumdaydım, ama bunun çok da farkında olmadığım için rahatsızlık duymuyordum. Kuşkusuz, soyluluğundan emin felsefeye özgü o küçümseyici tona, o büyüklenmeye bağlıydım, genç bir sporcu olduğum için yapmam gereken tek şey de sporu hor gören genel anlayışın üstüne bir çizgi çekmek, öylesi bir söylemi unutmak ya da yadsımak, bana çok çekici gelen, onlar olmasa zaten kötü durumda olan psikolojik dengemin daha da altüst olabileceği fiziksel alıştırmaların tadını körü körüne çıkarmaktı. Dolayısıyla, bu etkinliklerin her biriyle gizlice uğraşıyordum, hani ikisi birbirinden kökten farklı iki dün­yaymış gibi: Stadyumda ya da soyunma odalarında felsefeciliğe soyunmuyor, seminerlerde sporculuğumu belli etmiyordum. Bu yüzden, birindeki başarısızlığımın öteki uğraşımla bağışlanabilecek olmasına karşın, iki alanda da rahat değildim.

Anmaya değer tek beden duyumların “estetik” bedeni, sözün gelişi görüngübilimcilerin duyumsayan beden’iydi, Merleau-Ponty ile Maldiney bu konuda güzel şeyler yazıyorlardı. Sonra, ondan epey atılgan, daha az akademik bir konu olan, kötülük yazınında Sade’la, Bataille’la ele alınan erotik beden geliyordu. O dönemde, Artaud ile “organsız beden”den hiç söz edilmiyordu, bunun için 1968’deki Logique du sens’ı [Anlamın Mantığı] beklemek gereke­cekti. Sade üstüne yazdığım tez, kuşkusuz, benim bu ayrı alanları birleştirmeye, “beden-dil”leri, zevk yasasını, onun ham DOĞA’yla bağını, tüm buyurgan gücünü birbirine yaklaştırmaya yönelik ilk girişimimdi. Alttan alta Jacques Lacan’ın seminerlerinden, Gilles Deleuze’ün L’Introduction à Sacher-Masoch’u [Sacher-Masoch’un Takdimi] ya da Klossowski’nin metinleri gibi başka metinlerden destek almıştım. Hem sonra, beden Eros aracılığıyla Platon’dan beri Diotima’nın Symposion’da [Şölen] öğrettiği gibi en yüce fel­sefeyle bağlantılı olmamış mıydı? Peki ya Sade’daki “yatak odası”, on sekizinci yüzyıldan sonra, çağdaşı Kantçı sertlik karşısında, bedenin, eleştirel düşüncenin, şiirsel dilin buluşma noktasına dönüşmemiş miydi?

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.