Yirminci Yüzyıl Filmini İzlediğim Akşam ve Başka Küçük Keşifler - Nobel Konuşması

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Büyük bir duygusal güce sahip romanlarında, dünyayla bir bağlantımız olduğu yanılsamasının altında yatan dipsiz uçurumu açığa çıkardığı” gerekçesiyle 2017 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Kazuo Ishiguro, Nobel konuşmasında, yazarlık hayatının dönemeçlerini ve sihirli keşif anlarını romanlarından alıştığımız yalınlık ve vuruculukla, okurlarla paylaşıyor.

Çok yakın gelecekte –yoksa o an çoktan geldi mi?– bilimde, teknolojide ve tıpta çarpıcı buluşların yol açacağı zorluklar bizi bekliyor... Şimdi altmışlarında bir adamım, gözlerimi ovuşturup pusun içinden düne kadar varlığından bile haberdar olmadığım bu dünyanın anahatlarını seçmeye uğraşıyorum. Aklı yorgun bir kuşağın mensubu, yorgun bir yazar olan ben, bu yabancısı olduğum yere bakacak gücü bulabilir miyim?.. Yola devam etmek ve elimden geleni yapmak zorundayım. Çünkü hâlâ edebiyatın önemli olduğuna ve biz bu zorlu alanı geçerken bilhassa önemli olacağına inanıyorum. Ancak bize genç kuşaktan yazarların yol göstereceğine ve ilham vereceğine güveniyorum... Bu yüzden iyimserim.

Bana 1979 yılının sonbaharında rastlasaydınız, beni sosyal, hatta ırksal bakımdan konumlandırmakta biraz zorlanırdınız. Yirmi dört yaşındaydım. Yüzüme bakılınca Japon’dum, ama o dönemde İngiltere’de görülen çoğu Japon erkeğinin aksine, omuzlarıma kadar gelen uzun saçlarım ve sarkık eşkıya bıyıklarım vardı. Konuşmamda kulağınıza, İngiltere’nin güney kesimlerinde yetişmiş birinin arada sırada gevşek ve çoktan bayatlamış hippi ağzına çalan aksanı çalınırdı yalnızca. Sizinle sohbet etsek, Hollanda’nın total futbol oyuncularından, Bob Dylan’ın son albümünden ya da Londra’daki evsizlerle çalışarak geçirdiğim bir yılımdan bahsederdik. Japonya bahsini açsaydınız, bana Japon kültürünü sorsaydınız, beş yaşımdan beri oraya –tatillerde bile– hiç adımımı atmamamdan dolayı bu konudaki bilgisizliğimi ifade ettiğimde tavırlarıma yansıyan sabırsızlığı biraz olsun hissederdiniz.

O sonbahar, yanımda yalnızca bir sırt çantası, bir gitar ve bir portatif daktiloyla, eski bir su değirmeni ve dört bir yanında dümdüz uzanan tarlaları olan küçük Norfolk köyü Buxton’a gittim. Oraya gitmemin sebebi, East Anglia Üniversitesi’nde bir yıllık lisansüstü Yaratıcı Yazarlık programına kabul edilmemdi. Üniversite yaklaşık on beş kilometre uzakta, bir katedral kenti olan Norwich’teydi, fakat benim arabam yoktu ve üniversiteye ulaşmanın tek yolu, bir kez sabahleyin, bir kez öğle tatilinde, bir kez de akşamleyin çalışan servis otobüsüydü. Ancak çok geçmeden bunun benim için hiç de büyük bir zorluk oluşturmadığını keşfettim: Üniversiteye nadiren haftada iki günden fazla gitmem gerekiyordu. Otuzlu yaşlarında, karısı tarafından yeni terk edilmiş bir adamın evinde bir oda tuttum. Ev, şüphesiz yıkılmış hayallerin hayaletleriyle doluydu ev sahibim için – belki de sadece benden uzak durmak istiyordu; öyle ya da böyle, ev sahibimi günlerce görmediğim oluyordu. Başka bir deyişle, Londra’da sürdüğüm çılgın yaşantıdan sonra, bu köyde alışık olmadığım kadar büyük bir yalnızlık ve sükûnetle baş başa kalmıştım; bu ortamda kendimi bir yazara dönüştürecektim.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.