Yavru Ceylan

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Yavru Ceylan’ın kahramanı Eszter, kırsal Macaristan’ın acımasız koşullarında, yoksul düşmüş seçkin bir ailenin çocuğu olarak yetişmiştir. Hayatını aşağılanma ve yoksulluğu tanıdığı çocukluk yıllarından başlayarak, kronolojik olmayan bir dizi iç monologla anlatır. Hem toplumsal hem duygusal anlamda bir dışlanmayı yaşamış, ayakta kalmak ve sevgi için sürekli ama karşılığı alınmamış bir mücadele vermiştir. Şimdi zengin,başarılı, ünlü ve sevilen bir aktristir. Acılarının nedenini anlamak ve meydana çıkarmak için geçmişini didiklemektedir. Olaylara her şeyi yaşamış ve hiçbir şeyin kendisini şaşırtamayacağı biri gibi, rahatsız edici bir soğukkanlılıkla uzaktan baksa da, kalbinde her sözünün her hareketinin ortaya koyduğu tek bir duyguya yer vardır: hınç. İçine  attığı ve bütün hayatına ölümcül bir zehir gibi bulaşan bir hınç. Sonunda yakaladığı sevgi de bu hınç tarafından gölgelenecektir.
Roman bize Eszter’in hikâyesi aracılığıyla –dünyanın o kesiminde yaşayan insanların birçoğu üzerinde yıkıcı etkileri olan, birçokları için karakter bozuklukları ve kişisel trajedilere yol açan- iki savaş arası yılların ve 1950’lerin Macaristan tarihi ve toplumunun canlı bir görünümünü sunar. Eszter karakterini oluşturan etmenler onu çevreleyen dünyayla bağlantılı olarak keşfedilir ve onun yaşadığı tarihsel ve toplumsal bağlamla ilişkilendirilir.

Babamı kesin severdin. Sana ondan hiç bahsetmedim; çünkü eğer mümkünse ben ne sana ne de kimseye hiçbir şey anlatmam. Çocukluğumda o kadar uzun süre sustum ki, daha sonra konuşmasını öğrenemedim; ben ya yalan söylemesini ya da susmasını bilirim. Özgeçmişimde yazanların tümü yalan. Hakkımda söylenenlerin hepsi yalan. Yalan söylemeyi hayatımı bununla idame ettirebilecek kadar iyi beceririm. Sana bile gerçekleri söyleyemediğimde artık bundan bir kurtuluşum olmadığını anladım.
Ama babamın şimdi bu böceğe, “Sağlıcakla git, yolcu!” diyeceği doğrudur. Hatta yanına bile çömelebilirdi. Gariptir, ne zaman babamı düşünsem, onu hep çömelmiş, seyrelmiş dağınık sarı saçları çıkık ama biçimli alnına düşmüş, gözlüklerinin arkasında bir çiçeği ya da böceği incelerken hatırlarım. Alnına çiy taneleri düşmüş gibidir, babamın alnı hep boncuk boncuk terli olurdu ama tiksindirecek şekilde değil, birisinin ağzından çıkan sıcak bir soluğun soğuk cama bıraktığı ve sonsuza kadar korunacak bir buğu gibi. Öldüğünde bu çiy tenine oturmuştu, avcumun içiyle sildim; çünkü mendilleri akşam yıkamıştım ama kurumamışlardı, kıştı, yeni yıkanmış çamaşırlar tavan arasında kaskatı kesilmişti. Irma Teyze’den kalan mendiller en inceleriydi, annemin gözyaşlarını silebilmesi için onları ütüyle kuruttum. Sana Irma Teyze’den de hiç söz etmedim, oysa ayakkabılarını iki yıl boyunca giymiştim.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.